Pazar, Ekim 20, 2019
Dilhâne > Yazılar > Sultan Ahmet Camii

Sultan Ahmet Camii

Marmara Denizi, Boğaziçi ve Haliç’in kucaklaştığı noktada bir inci tanesi gibi duran Aziz İstanbul, fetihten itibaren 300 yüz yıl içinde yavaş yavaş Türk ve Müslüman elbisesine büründü. Hiç kuşkusuz bu değişimde baş rol selatin camilerinindir. Fatih Sultan Mehmet’in Fatih camisini yaptırması ile başlayan şehrin imarı, ardından gelen sultanların, zaferle sonuçlanan seferlerden elde edilen ganimetle birer camii inşa ettirmesinin bir gelenek haline dönüşmesi ile devam etmiştir. Böylelikle İstanbul’un yedi tepesi birbirinden güzel camilerle ziynetlendi ve O’nu dünya şehirleri arasında emsalsiz bir konuma getiren o eşsiz silüet oluştu.

Deniz yoluyla İstanbul’a gelenleri ilk önce Ayasofya ve Sultan Ahmet camilerinin heybeti karşılar. Üsküdar ve Kadıköy taraflarından bakınca aralarında bin küsur yıl bulunan ve aslında iki farklı medeniyetin ürünü olan bu yapılar birbirinden asla ayrı düşünülemeyecek ikiz kardeşler gibi el ele dururlar. Güneş bu muhteşem kubbeler ve minareler arasında ufka doğru süzülürken oluşan renk cümbüşü ile gün batımlarının seyrine doyulmaz.

14. yaşında tahta çıkmış 14. Osmanlı padişahı Sultan I. Ahmet Han 14 yıllık saltanatı boyunca bir çok önemli işe imza atmıştır. Kendisinden önce başlamış olan Avusturya ve İran ile sürtüşmeleri sonuçlandırmış, celali isyanlarını bastırmıştı. Denizlerde önemli başarılar kazanmış, kardeş katli uygulamasını kaldırtmıştı. O’nun döneminde devletin yüzölçümü azami sınırlarına ulaşmıştı.

Yapıldığı dönemde yeni cami adıyla anılmış olan Sultan Ahmet Camii zannederim ki, Sultan’ın kısacık ömründen geriye kalan en önemli eseridir. Yapımına 1609 yılında başlanan cami 1617 yılının bir haziran günü ibadete açılmış, şifahane, medrese, türbe ve arasta gibi külliyesini oluşturan ek yapıların tamamlanması için birkaç yıl daha gerekmiştir.

İnce ruhu, dindar kimliği ve merhameti ile bilinen dünya mülkünün sultanı I.Ahmet Han’ın gönlüne hükmeden bir mana sultanı vardı. O vakitler Üsküdar’daki dergahında berhayat olan Aziz Mahmut Hüdai hazretleri. İkilinin ilişkisi bir rüya ile başlamış. Sultan rüyasında attan düşerek sırtının yere geldiğini görmüş. Bu rüyayı tabir etmesi için bir mektup yazarak Hz. Hüdai’ye göndermiş. Haberciyi kapıda karşılayan Hz. Hüdai daha mektubu okumadan hazırlamış olduğu cevabi mektubu vermiş. Hz. Yusuf (a.s) dan tevarüs eden tabir ilminde yetkin bir zat olan Hüdai hazretleri rüyayı ‘’insan bedeninde en güçlü yer sırttır. Yeryüzünde de en kuvvetli yer topraktır. Bu iki kuvvetin yan yana gelmesi düşmana karşı zafer kazanacağınıza delalet eder’’ diye tabir etmiş. Bu tabir Sultan’ın çok hoşuna gitmiş. Gerçektende bir süre sonra Estergon ve Uyvar zaferleri ile Hz. Hüdai’nin tabiri gerçekleşmiş ve Avusturya ile sulh sağlanmış. Sultan Ahmet Han bu olaydan çok etkilenerek Hz. Hüdai ile yakınlığını artmıştır.

Kazanılan zafere şükür ifadesi olarak bir cami yaptırmaya karar veren Sultan Ahmet, Bizans döneminde hipodrom olan At meydanında karar kılar ve Mimar başı Sedefkar Mehmet ağa eliyle klasik dönemin en güzel eserlerinden biri olan bu cami, Ayasofya’nın karşısında yükselmeye başlar.

Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre Hz. Hüdai’nin de bulunarak duasıyla bereketlendirdiği temel atma töreninde ilk kazmayı Sultan’ın bizzat kendisi atmış ve terleyinceye kadar temel inşaatında çalışarak “Allah’ım, Ahmet kulunun hizmetini kabul eyle“ diye dua etmiştir. Kullandığı kazma halen Topkapı sarayı müzesinde sergilenmektedir. Hz. Hüdai’de temele bizzat harç dökmüştür. Rivayete göre Padişah mimar’dan altın minareli bir cami yapmasını istemiş, mimar ise bunun bütçeyi çok aşacağını, uygulanamaz olduğunu görerek padişahın emrini yanlış anlamış gibi yaparak altı minareli bir cami inşa etmiştir. O dönemde Mescid-i haram’da altı adet minare olduğu için edeben aynı sayıda minaresi olan bir başka cami yapılması uygun görülmemiş ve Sultan Ahmet’in emri ile önce Mescid-i Haram’a yedinci minare eklenerek bu mesele çözülmüştür.

Sedefkar Mehmet Ağa’nın, ustası Sinan’ın Şehzade Camiinde uyguladığı plan şemasını daha büyük ölçülerle denediği Sultan Ahmet camii 53.5X49.5 m ölçülerinde kareye yakın bir alan üzerine oturmaktadır.

43 m yüksekliğinde 23.3 m çapında ana kubbe ile bunu destekleyen dört yarım kubbeyi dört büyük fil ayağı taşımakta ve sanki ana kubbe havada asılı duruyor gibi bir etki vermektedir. 260 pencere ile aydınlık bir harim ve mavi, yeşil beyaz renklerin ağırlıklı olduğu 20.000 den fazla İznik çinisi ile süslenmiş iç mekanı çok güzeldir. Mermer mihrap ve minberinin işçiliği, sedef ve fildişi süslemeli kapı ve pencere kanatları da dikkate şayandır.

Sultan Ahmet Camii bundan 402 yıl önce, 9 Haziran 1617 cuma günü Hz Hüdai’nin okuduğu hutbe ile ibadete açılmıştır. O gün fırtına olduğu için hiçbir kayıkçı denize açılmak istememiş. Hz. Hüdai ve birkaç müridi kendi kayıkları ile denize açıldığında denizde fırtınadan azade güvenli bir yol oluşmuş. Günümüzde Hüdai yolu adıyla denizcilerce maruftur. Zaten dindar bir kimliği olan Sultan Ahmet han, Hz. Hüdai’nin terbiyesine girdikten sonra Hz. Peygamber muhabbetiyle dolup taşmış bir mümindir. O senenin ramazan ayında Sultan Ahmet Camii hünkar kasrında itikafa girmiştir. Bahti mahlasıyla yazdığı şiirler bir divançe oluşturacak ölçüdedir. Mısır’da Sultan Kayıtbay’ın yaptırdığı camide bulunan kadem-i şerifi İstanbul’a getirterek Eyüp Sultan Hz. de muhafaza ettikten sonra caminin açılışı ardından camiye naklettirmişti. Rüyasında Hz. peygamber’in huzurunda Sultan Kayıtbay’ın kendisinden şikayetçi olması ve peygamber Efendimiz’in de emaneti iadesini emretmesi üzerine kadem –i şerifi Mısır’a geri göndermiştir. Kendisini son derece müteessir eden bu olayın ardından kaleme aldığı ve sürekli sarığının arasında taşıdığı şu mısralar gönlündeki peygamber aşkını ayan beyan ortaya koyar;

“N’ola tâcum gibi başumda götürsem dâim
Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı rusülün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidür
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün”

Bir seferinde manevi sultan Hz. Hüdai’yi ziyarete Üsküdar’a giden Sultan Ahmet Han çarşıda hazretle karşılaşır ve kendisi atından inerek Hz. Hüdai’yi bindirir ve atı yedeğine alarak yürür. Bu büyük bir tazim ifadesidir. Bir kaç adım sonra Hz. Hüdayi’nin gönlü sultanın yürümesine razı olmaz ve kendisi attan inerek sultanı bindirir. “Sırf mürşidimin duası tezahür etsin diye teklifinizi kabul ettim hünkarım“ der. Çünkü Hz. Üftade, Aziz Mahmut Hüdai’ye “Oğlum, padişahlar rikabında yürüsün“ diye dua etmiştir. Bir başka gün Hz. Hüdai saraya ziyarete geldiğinde Sultan abdest suyunu bizzat dökmekte, Valide Sultan’da havlusunu hazırlamakta iken, valide sultan bir keramet gösterseler keşke diye aklından geçirmektedir.

Hz. Hüdayi,“Halife-i ruy –i zemin abdest suyumuzu dökerken valide sultan hazretleri de havlumuzu hazırlamakta, bundan büyük keramet mi olur ‘’ diyerek Sultanın gönlünden geçene vakıf olduğunu beyan eder. Hz. Hüdayi’nin meşhur duasını da Sultan Ahmet’in ondan dua rica etmesi üzerine ettiği söylenir;

“Kıyâmete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kerre türbemize gelip rûhumuza Fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize mensûb olanlar, denizde boğulmasınlar; âhır ömürlerinde fakirlik görmesinler; îmânlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boğularak olmasın!..” 

Genç padişah Sultan Ahmet Camii’nin açılışı üzerinden bir yıl bile geçmeden hastalanarak vefat etti ve külliyenin bir parçası olan türbesine sırlandı. 28 yıllık kısacık bir ömür ancak bu kadar bereketli olabilirdi. Gasil işlemleri için saraya davet edilen Hz.Hüdai sultanı çok sevdiği için dayanamayacağı gerekçesiyle bu vazifeden affını rica etmiş ve yerine bir halifesini göndermiştir.

Bugün İstanbul deyince hemen akla gelen ve tüm dünyada Mavi Cami adıyla en çok bilinen bir yapı olan bu güzel eser, incecik minareleri adeta bir şelale gibi akan kubbeleriyle devasa ölçülerine rağmen az bulunur bir zarafetle İstanbul’un en mutena köşesini süslüyor. Günümüzde ve inşallah kıyamete kadar aziz İstanbul’umuzu taçlandıran bu Camii banisi olan sanatkar ruhlu padişah ve O’nun gönlünün efendisi olan Hz. Hüdai’nin Resulallah (s.a.v) aşkının somutlaşmış bir mührü gibidir. Ne mutlu gök kubbede bir hoş seda bırakanlara…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir