Şeyh Şamil ve Kafkasya Gazavatı II

Şeyh Şamil ve Kafkasya Gazavatı II

Bir Müslüman, bir ışık, geldi bize bu yazın
Bu hadise dünyada bir hayal sanılmasın!
Yıl bin yüz doksan dokuz, alana çıktı Mansur
Bize oldu o imam, aşikâr kendi mü’min.
Dünyada o canını Hakk yoluna verecek
Yeis verir zor olur reddi İmam Mansur’un.
(Şeyh/İmam Mansur hakkında söylenmiş eski bir Dağıstan şiiri)

IV. Ivan, I. Petro ve II. Katerina’nın Faaliyetleri

Rusların Kafkasya’ya yönelik ilk işgalleri IV. Ivan (Korkunç Ivan) zamanında başlamıştır. Onun yayılmacı siyaseti neticesinde 1552 yılında Kazan, 1556 yılında ise Astrahan ilhak edilmiş, bölgedeki Müslümanlar Rus idaresi altına düşmüştü. Dönemin kudretli devleti Osmanlı’nın durumun vahametini idrak edip evvela Don-Volga projesi sonra da askerî seferle yaptığı girişimleri başarısız olunca Ruslar bölgede kalıcı hâle geldiler.

IV. Ivan’ın ardından Kafkasların istilasındaki bir diğer önemli kişi ise Çar I. Petro’dur. Büyük Petro yahut Deli Petro diye meşhur olmuş bu çar, Hazar kıyılarının stratejik önemini kavramış ve burayı işgale karar vermişti. Ancak o sıralar bölgenin hâkimi İran’la barış halinde olduğu için henüz böyle bir harekete girişemiyordu. Önce Afganların İran’a girmesiyle oluşan karışıklıklar sonra da 1722 senesinde İran sınırları içinde bir Rus tacirinin Dağlılar tarafından saldırıya uğramasıyla Petro’nun
eline istediği fırsat geçmiş oldu. Bu olayı bahane edip 100.000 kişiyi bulan ordusuyla Kafkasya’ya giren Çar; Derbend, Karakaytak, Tarku ve Bakü gibi stratejik öneme sahip merkezi şehirleri ele geçirdi.

Düzenli Rus birlikleriyle yerli kabilelerin bu ilk ciddi karşılaşması her iki taraf için de hayli zor geçti. Nitekim Ruslar, kabilelerin gayri nizami harp teknikleri karşısında bocalayıp çok zayiat verirken yerliler de düzenli ordunun modern silahları karşısında mağlup olmuştu.

Her ne kadar Çar Petro’nun ölümünden sonraki bazı gelişmeler ve anlaşmalarla bu topraklar İran’a iade edilse de Rusya’nın bölgeye yönelik emelleri son bulmadı. Osmanlı-Avusturya harbini fırsat bilip Kırım’a saldırmaları, 1759’dan itibaren Kafkasya’da kaleler inşa etmeye başlamaları ve Osmanlı aleyhine ağır maddeler içeren Belgrad ve Küçük Kaynarca anlaşmalarıyla elde ettikleri hareket imkânı
bunun delilidir.

Kafkasya tarihinde değinilmesi gereken bir diğer önemli vakıa Çariçe II. Katerina’nın 1762’de iktidarı elde etmesidir. Onun tahta geçişiyle beraber Kafkasya’ya yönelik harekât daha sistematik ve daha ciddi bir hâl aldı. Art arda inşa edilen kalelerle Hazar Denizi’nden Karadeniz’e kadar kurulacak
bir hattın temelleri atılmış, kiliseler inşa edilip misyonerlik faaliyetleri başlamış, ayrıca çeşitli vesilelerle kabileler birbirine düşürülüp ‘böl ve yönet’ nazariyesi tatbik edilmiştir. Çariçe Katerina’nın nihai emelinin doğal bir kale olan Kafkasları aşıp İstanbul’u ele geçirdikten sonra Rusya himayesinde Yunan (Roma) İmparatorluğu’nu yeniden ihya etmek olduğu göz önünde bulundurulursa harekâtın önemi daha iyi kavranır.

Artan tehdidi gören Osmanlı Devleti 1781-1784 arasında Batı Kafkasya’yı güvenceye almak için Soğucak Kalesi’ni inşa edip Anapa Kalesi’ni de yeniledi.

Kafkasya Müslümanlarının Ruslara karşı birleşmeleri gerektiği, aksi halde bu durumun Kur’ânıkerim’in hükümlerine aykırı olacağı, bu yüzden Allah’ın Rusların memleketlerini işgal
etmelerine izin vereceğini ve halkların özgürlüklerini yitireceğini, dinsiz, vatansız bir halde yaşamak zorunda kalacaklarını anlattığı bu vaazlar açıkça bir cihad çağrısıydı. Bu bakımdan Kafkasya tarihi araştırmacıları, batılı yazarların tabiriyle ‘müridizm’, bizim tabirimizle ise ‘gazavat’ın Şeyh Mansur’la birlikte başladığını belirtirler.

Şeyh Mansur’un çağrısı zaten bir işaret bekleyen halk nezdinde ziyadesiyle karşılık buldu. İsmi bir anda meşhur olup dilden dile dolaşmaya başlayan Mansur’a her gün yeni gruplar gelip katılmaya başladı. Bunda elbette hakkında anlatılan, Peygamber Efendimizi (sav) rüyasında görüp bizzat onun tarafından vazifelendirildiği, Hz Ali’den nakledilen bir hadisişerifte bahsedilen ‘Mansur’ isimli zatın o olduğu, pişirdiği yemeklerin tükenmediği, Aldı’da yerden aldığı bir avuç tozu düşmana atmasıyla düşmanın dağıldığı gibi bir takım rivayet ve kerametlerin de büyük etkisi olduğunu belirtmek gerektir.

Kısa zamanda büyük şöhrete eren Şeyh Mansur Osmanlı’nın da dikkatini çekmişti. Nitekim Antep ulemasında Seyyid Halil Efendi 200 kadar talebesiyle Çeçenistan’a gidip cihada katıldı. Böylelikle gittikçe güçlenen Şeyh Mansur Ruslar tarafından bir tehdit olarak görülmeye başlanınca Kont
Potemkin onun üzerine birlik gönderdi. Albay Pieri kumandasında Aldı’ya giren 3000 kişilik kuvvet köyü yakıp yıktıysa da dönüş yolundaki sık ormanlarda sonraki senelerde de çokça rastlanacak bir sahne yaşandı. Ormanda kuşatılan Rus birliğinin kumandanıyla beraber büyük kısmı imha edildi,
ancak çok azı canını kurtardı.

Bu hadise Şeyh Mansur’un ününe ün, itibarına itibar kattı. Ruslarbeklemedikleri bu hezimetin şaşkınlığını üzerlerinden atıp yeni bir hamleye hazırlanırken dönemin Osmanlı Sultanı
I. Abdülhamid Han da gelişmeleri yakından takip etmekteydi.

Şeyh Mansur 1785 senesi ağustos ayında Rusların en muhkem ve mücehhez kalelerinden biri olan Kızlar’a yaptığı saldırıda ağır bir yenilgi alınca Kumuklar ve Kabardeyler onu terk etti. Şeyh Mansur ise Çeçenistan’ın iç kesimlerine doğru çekildi. Kont Potemkin bu gelişme üzerine 5700 kişiden mürekkep
ikinci bir birliği bölgeye gönderdi. Şeyh Mansur Kabardey topraklarında yapılan bu savaşta da mağlup olup bölge halkının desteğini yitirince Batı Kafkasya’ya çekildi. Bu iki gelişme sonrasındaysa bütün Kabardeyler Ruslara boyun eğmek zorunda kaldılar.

Art arda aldığı mağlubiyetlere rağmen bölge halkları nezdinde hâlâ itibarı olan Şeyh Mansur burada da boş durmayıp civar ahaliye cihad çağrılarına devam etti. Ruslar ise çeşitli teklif ve vaatlerle kandıramayacaklarını anladıkları bu kişi hakkında yalan haberler çıkarmaya başladılar. Hatta onun cihadın gerekliliği hakkındaki beyanlarına mukabil Tatar âlimlerinin ‘Moskoflu ile Müslümanların halifesi sulh halindedir. Müslümanların kendi başlarına savaş açması caiz değildir, ganimet haramdır’ şeklindeki fetvalarını yaymaya çalıştılar.

Batı Kafkaslarda bu gelişmeler yaşanırken dönemin siyasi atmosferi sebebi ile Sultan I. Abdülhamid Han da Şeyh Mansur’la iletişime geçmeyi gerekli bulup ona saat ve dürbün hediye etti. Zira Osmanlı- Rus harbi kapıdaydı ve Şeyh Mansur’un faaliyetleri neticesinde Osmanlı, Kırım ve Gürcistan’da çok daha etkili olup, çeşitli kazanımlarda bulunabilirdi.

Şeyh Mansur bu durumu çok olumlu karşılayıp sonraki süreçte yerli kabileler ile Osmanlı arasında bir köprü vazifesi görmeye başladı. Kabilelere gönderdiği mektuplarda Osmanlı’nın yaptığı yardımdan ve Rusları Kafkaslardan atmanın hâlâ
mümkün olduğundan bahsedip onları da harekete geçirdi. Osmanlı’nın Rusya’ya savaş ilan etmesiyle planlar uygulamaya konuldu. Bütün iyi niyetlere rağmen bundan sonra vuku bulan savaşlarda hem sayı olarak çok hem de silah üstünlüğüne sahip Rus birliklerine karşı peş peşe yenilgiler alan Şeyh Mansur, Anapa Kalesi’ne çekilmek zorunda kaldı.

Burada, Kafkasya’daki savaşlar boyunca sıklıkla karşılaşılan iki husustan bahsetmek gerektir. Birincisi Şeyh Şamil dönemine kadar Kafkas halklarının organize ol(a)mayıp disiplinsiz hareket etmeleri, ikincisi ise Rusya’nın teknik üstünlüğüdür. Zira savaşların başlangıcında kabilelerin topu yoktu, hatta bazı kabilelerin topun varlığından dahi haberi yoktu. Mesela Kont Potemkin’in başlattığı yukarıda bahsi geçen harekâtta Rus ordusunun 35 topu ve 8000 askerlik düzenli birliği vardı (ki buna Rus yanlısı kabilelerden aldığı desteği de ekleyince sayı hayli artmaktadır). Yerlilerin çok daha cesur ve savaşçı olmalarına karşın Rus ordusunun uzun vadede başarılı olmasının bir diğer önemli sebebi de mücahidlerin umumiyetle disiplinden yoksun olmalarıydı.

Velhasıl kelam, Ruslar Anapa Kalesi’ne yaptıkları 1787 ve 1789’daki iki kuşatmada da kaleyi düşüremediler ancak Serasker Battal Paşa’nın taarruz seferinde mağlup olup esir edilmesiyle durum yine Ruslar lehine döndü. Bu esnada Kont Potemkin’in yerine atanan Kont Gudoviç büyük bir birlikle
Anapa’ya yöneldi. 15 piyade taburu, 3000 keskin nişancı, 54 süvari bölüğü, 2 Kazak alayı ve 50 topla birlikte kuşattığı Anapa’yı 22 Haziranda düşürdü. Kuşatma süresince Ruslar 93 subay ve 4000’den fazla er kaybedince, sayıları 15000’e varan kale muhafızları, Kafkas savaşlarında sık sık görüleceği gibi, Ruslar tarafından şehit edildiler.

Zira ‘bir düşman ne kadar cesur olursa o kadar çok saygı hak eder ve ona fazlasıyla merhamet edilir’ anlayışı Ruslara tamamen yabancıydı.

Savaş sonunda Kont Gudoviç’i ele geçirilen toplar, havanlar ve sancaklardan daha çok sevindiren bir şey vardı; Şeyh Mansur. Kale kumandanı Mustafa Paşa ve Battal Paşa’nın oğlu Tayyar Paşa ile birlikte esir alınan Şeyh Mansur bizzat Çariçenin talimatıyla St. Petersburg’a götürüldü. Çarlık
sarayında Katerina ile görüştükten sonra da Beyaz Deniz kıyısındaki bir manastıra (Şebselburg/Schülüsselburg Kalesi'ne) nakledildi ve yaklaşık iki sene orada esaret hayatı yaşadı. 13 Nisan 1794 tarihine gelindiğinde Kafkasya direnişinin ve hürriyet savaşının sembol isimlerinden Şeyh
Mansur vefat etti yahut idam edilerek şehit edildi.

Büyük imam, mücahid, Şeyh Mansur ‘un maddi kazanımları yok denecek kadar az olsa da Müslümanlara verdiği ideal olan hürriyet düşüncesi vefatından sonra 70 sene daha devam eden savaşların fikrî temelini oluşturmuştur. Hatta denilebilir ki onun açtığı bu yol ve bu ideal bugün dahi
dipdiridir.

Şeyh Mansur hakkındaki birkaç mühim husustan da ayrıca söz etmek lazımdır. Her ne kadar birbirinden kopuk hatta çoğu zaman birbirine düşman olan kabileleri bir araya getirmeye muvaffak olamasa da bunu düşünen, idealize eden ve Kafkasların hürriyetinin buna bağlı olduğunu ilk fark eden
kişi Şeyh Mansur’dur. Bunun yanında dinî kimliğiyle komutanlığını birleştirip Kafkas savaşlarının sonraki yıllarında da karşılaşacağımız ‘mücahid mürşidler’ önderliğindeki gazavatı başlatan kimsedir.
Son söz olarak; Şeyh Mansur, Kafkasya cihadının sürekliliğini öngörmüş ve şöyle demişti:
‘Ben yalnız hazırlamaya memurum, benden sonra biri çıkacak ki o icraya memurdur.’

Beğen  
Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Yazar

‘yeni bir hayatın acemisi’

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir