Pazar, Ağustos 18, 2019
Dilhâne > Söyleşiler > Serdar Üstündağ ile Mavera’yı Konuştuk

Serdar Üstündağ ile Mavera’yı Konuştuk

Merhaba Serdar Bey. Gülşen yayınlarından çıkan Mavera ve Eşik yayınlarından çıkan Derviş isimli iki tasavvufî romanınız var. Sizi tasavvufî roman yazmaya yönlendiren nedir?
Merhaba Ahmet Hamdi Bey, bunu daha önceki röportajlarımızda, bazı tv ve radyo programlarında ifade etmemize rağmen tekrarında fayda görüyorum. 2007 yılının UNESCO tarafından “Mevlana Yılı” edilmesiyle ülkemiz başta olmak üzere tasavvufa karşı büyük bir ilgi artması oldu. Tasavvuf kültürünü öğrenmek için insanlar Hz. Mevlana’yı, Şems-i Tebrizi’yi daha yakından tanımak istediler. Bu ilgiyi gören yapımcılar, yazarlar, müzisyenler tasavvuf temalı çalışmalara yöneldiler. Tabi talep arttıkça arz da ona göre doğru orantılı olarak artmaya başladı. Tasavvuf kültürüne olan bu ilgi ilk başlarda memnuniyet verici görünüyordu. Öyle ki sanat camiasından aşina isimler kendisine uzatılan mikrofonlara “tasavvufa ilgi duyuyorum” “tasavvufa yönelmek istiyorum” diyordu. Her şey çok güzel giderken baktık ki; yoğun ilgi neticesi bu iş ticarî kazanç kapısı olarak görülmeye, tasavvufun gerçek çizgisinden saptırılarak anlatılmaya başlandığını gördük. Tasavvufun belki yüzden fazla açıklaması vardı. Fakat hepsi bir noktada birleşirdi. Tasavvuf; bir mürşidi kâmil eliyle nefsi terbiye etmeyi hedeflerdi. Aşk ile bu yola çıkılır, aşk ile ölene kadar devam eder, aşk ile zorluklar, engeller aşılarak manevi mertebelere gelinirdi. Aşk maksat değildir, olamaz da. Sadece gerçek “Maksud”a götüren bir sebep/vesile olabilirken, sırf kazanç getiriyor, reytingi artırıyor diyerek tasavvufi mesaj ihtiva eden filmler; aşk ve tasavvuf temalı romanlar yazılmaya başlanmıştı. İlgiyi artırıyor diye ilahi aşkı mecâzi aşka çevirmeye başlamışlardı. Bu durum, tasavvufi araştırma yapan, gerçek mutasavvıflarla karşılaşma nimetine eren kalem erbabının üzerine büyük bir mesuliyet yüklüyordu. Birileri yanlış yapıyorsa bu yanlışa mani olunamıyorsa bile hiç değilse doğruları yani “gerçek” tasavvufu anlatan birileri de bu alanda olmalı, yazmalıydı. Bende Türkiye’nin çok vilayetlerini dolaştım, tv ekranlarında, gazetelerde pek görülmeyen ancak nasibi olan kişilerin ve arayan kişilerin karşılaşma nimetine erebileceğine inandığım “tasavvufu yaşayan ve yaşatan” zat-ı muhteremleri ziyaret ettim. Bugün birçoğu Hakkın Rahmetine kavuşmuş çok mürşidi kâmil ziyaret ettim. Onların anlattığı ile o romanların, filmlerin anlattığı taban tabana zıttı. Bu sebeple “Derviş”i, “Mâvera”yı yazmaya karar vermiştim.

Tasavvufî roman yazarlarının sayısını yeterli buluyor musunuz? Türk ve Dünya edebiyatında takip ettiğiniz isimler var mı?
Daha fazla tasavvufi romanlar yazılmalı diye düşünüyorum. Çünkü bir konuya ilgili, geniş bir okuyucu kitlesi varsa onları doyurmak gerekli, korku-gerilim seven insanlar gerilim romanlarını okuyor, sinema filmini seyrediyor sonra? İnsanlar bir okuduğu romanı tekrar okumak yerine farklı bir roman okumak ister, bir filmi izleyen yeni farklı bir film ister. Aynı şeyleri nereye kadar insanlara okutabilir, izletebilirsiniz? Mecburen yeni eserler, çalışmalar ortaya konulmalı.

Türk ve dünya edebiyatında takip ettiğimiz yazarlar şeridi genelde hep klasiklerle başlar ve başlamalı… Sonra edebiyatta modern eserler modern romanlar gelir. Fakat bugün dikkatle baktığımızda her ne hikmetse gelenler, gidenlerin yerini bir türlü tam manasıyla dolduramıyor. Normalde bir roman bir kere okunur sonra bırakılır. Ben üç defa okudum, nasip olursa tekrar okuyacağım, fakat Filibeli Ahmed Hilmi Efendi’nin “Âmak-ı Hâyal”i defalarca neden okunuyor?

Türk edebiyatında Ahmet Mithat Efendi benim kişiliği ve ilklerimizden olması hasebiyle ilgi duyduğum isimlerdendir. Romancıların ve başta Cemil Meriç gibi mütefekkir yazarların “Biz Ahmet Mithat’ın çocuklarıyız” sözü; Dostoyevski’nin “Biz hepimiz Gogol’un ‘Palto’sundan çıktık” sözünden mülhemdir. Peyami Safa yine ülkemizin velud kalemlerindendir. Yirmi binden fazla makale, on beş- on altı roman, onlarca inceleme-deneme kitabı için hiç durmadan 43 yıl yazmak kolay olmasa gerek.

Derviş kitabınızın kurgusu çok ilginç. Pek sık rastlanmayan bir olay örgüsü olduğunu düşünüyorum. Bu kurguyu oluşturmaya nasıl karar verdiniz?
Derviş’in kurgusunun ilginç olması, herhalde 16 senede yazılmış olmasından da kaynaklanıyor. Evet, yanlış duymadınız tam 16 sene. İlk roman yazmak için kalemi elimize aldığımızda bunun yazılmış mevcut romanlardan farklı olmadığını gördüm ve kalemi (roman türünde) bırakıp yeterince hazır olana kadar beklemeye karar verdim. Tamam, “artık hazırım, şimdi yazabilirim” dediğimde aradan tam 16 sene geçmişti. Bunun sebebi, Türkiye’de şimdiye kadar kullanılmayan roman tekniklerini ve sıra dışı bir kurguyu bünyesinde barındırması mecburiyeti ve şartlanmışlığından kaynaklanıyordu. Kısacası şimdiye kadar yazılan romanlardan farklı olması gerekiyordu. Fakat bunun büyük bir riski vardı. Ya “bu farklı bir roman” deyip el üstünde tutulacak yakut daha ilk baskısında bu dosya bir daha açılmamak üzere kapatılacaktı. Kendime sordum “Serdar bu riski göze alıyor musun?” diye. Cevap tereddütsüz bir “evet” olduğu için yola çıkmıştık. Hamdolsun, kısa sürede “Derviş” ülkemizde yazılan ilk “Hikmet Romanı” olması sebebiyle edebiyatımıza roman türünde yeni bir türün öncüsü oldu. Biliyorsunuz daha önceleri “hidayet romanları” vardı. Nefsi emmare makamındaki kişi/kişilerin bir takım ilginç olaylar neticesinde yaşadığı serüvenin o kişinin hidayetiyle neticelendiği romanlar. O zamanlar hidayet romanları büyük bir boşluğu doldurmuştu. Fakat şimdi okur kalitesi yükseldi. İnternetin hayatımıza girmesiyle çabuk, hızlı erişilen bilgiler ve teknoloji sebebiyle değişen şartlar artık daha nitelikli, okuru tatmin eden romanlar yazılmasını zorunlu kılmaya başladı. Derviş’te romanın başkahramanı kötü biri değil aksine, sesinin/kıraatının güzelliği, dürüstlüğü ve ahlakıyla herkes tarafından sevilen bir imam. Peki, bu imam zaten iyi biriyse ve bu Derviş bir yolculuk romanıysa bu yolculuk nereden başlar ve nereye giderdi? Okur bunu çok merak etti. Gelen yorumlardan anladığım kadarıyla okur memnun kalmıştı. Çünkü Derviş’i okuyan insanlar Yusuf’un şahsında kendi iç yolculuğuna çıkıyor, Derviş’te kendisine mutlaka bir yer buluyordu. Dediğim gibi şu ana kadar kullanılmayan roman tekniklerinin Derviş’te kullanılması son sayfasına geldiğinde bile romanın okuru bırakmamasına sebep oluyordu. Biliyorsunuz halkımız ilk başlarda sebebini bulamadığı, anlamadığı işler için “mutlaka bir hikmeti vardır” derler. Hikmet “sebebi sonradan ortaya çıkan” diyebiliriz. Normalde bir romanı okursunuz, kitabın son sayfası bittikten sonra artık bütün olaylar bitmiştir. Fakat hikmet romanlarında son sayfası bittikten sonra kitap başlar… Derviş’in kurgusu aslında gerçek yaşanmış olayların kurguyla birbirine bağlanmış hali diyebiliriz. Belki de etkileyici bulunmasının arkasındaki en büyük sebeplerinden birisi budur.

Derviş kitabınızın diğer bir ilginç yanı konunun dışında tasavvufî olsun genel kültür olsun okurlarınıza öğretici bilgiler veriyorsunuz. Okur sadece Yusuf’un hikayesini değil şaşırtıcı birçok bilgiyi de öğreniyor aynı zamanda. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir?Mavera kelime anlamı olarak bir şeyin ötesinde, arkasında bulunan demek. Okurlar olarak kendimizce çıkarımlarda bulunsakta kitabın isminin ‘Mavera’ olmasının nedenini birde yazarından öğrenmek isteriz.
Ülkemizde roman okumayan, hatta okumayı şiddetle men eden bazı kesimler var. Bu kişiler; ilim kitapları okumayı tavsiye ederken roman okumanın zaman kaybı olduğunu iddia ediyorlar. Bu malum kişiler bilmeli ki artık ilim kitabı okumaya güç yetiremeyen nice insan tarihi romanlar vesilesiyle hiç değilse tarihimize yön veren önemli şahsiyetleri tanıma, tasavvufi romanlar vesilesiyle manevi büyüklerimizi ve ibretlik hayatlarından haberdar oluyorlar. Eğer roman okumasalar hiç kitap okumayacak insanlar için de yazılmıştır Derviş ve Mâvera… Elbette ilim romanlardan değil kültür kaynaklarından öğrenilir. Fakat şurası bir gerçek ki ülkemizde kitap okuma alışkanlığı standartların çok altında. “Neden kitap okumuyorsun?” sorusuna “Çok yoğunum, derslerim, vizelerim, finallerim vb.” diyen nice insan her gün saatlerce zamanını sosyal medya hesapları paylaşımı, takibi ve bilgisayar oyunlarına ayırabiliyor. Patates insan gelişimi için çok değerli bir besin olsa bile bir bebeğe önce püre olarak vermek, ilerleyen zamanlarda normal patates yemeği olarak vermek lazım gelir. Hiç kitap okumayan, okumayı sevmeyen insanlara öncelikle romanlarla kitabı okutmak ve okumayı sevdirmek de böyledir…

Tasavvuf denilince hep akla belli klasik isimler gelir, zaman kavramı ise 12, 15 ve 16 yy. kadar gider. Bugünün insanı bugünün dünyasının, tasavvufî hayatı öğrenmek istiyor. Çünkü artık geçmişe gidemez, geri getiremez fakat bugünü değerlendirmek için öğrenmek ve ne yapılması gerektiğini öğrenmek ister. Derviş ve Mâvera sanırım bu konuda da yardımcı oluyor. Derviş ve Mâvera’da dikkat ederseniz bilinen büyük şahsiyetlerin isimlerini kullanmadık bilakis hiç bilinmeyen karakterler üzerinden anlatmak istedik tasavvufi mesajları…

Mâvera, malumunuz, bir şeyin arkasında ya da görünenin ötesinde manasına geliyor, Mâvera’da olaylar dikkat ederseniz ilk başlarda görünenlerden çok farklı… Sayfalar ilerledikçe bambaşka bir âlemin içinde giriyorsunuz, sonrasında karakterlerin, olayların, mekânların ve zamanın bile görünenden çok farklı olduğunu görüyor okurlar…

Mavera bir ev yangınıyla başlıyor ancak sonrasında meydana gelen olaylar neticesinde bu imtihan aslında pek önemsiz bir hâle geliyor. Yaşadığımız dünyada da bunu gözlemlemez miyiz çoğu zaman, hayır bildiklerimizde şer; şer bildiklerimizde hayır vardır?
Bir okur eline aldığı bir romanın ilk sayfalarına bakar, inceler sonra alıp almamakta kararını verir. Bu sebeple bile olsa, tasvir ile başlayan romanlar yerine ya diyalog ya da olayla başlayan romanlar her zaman daha ilgi çekici olmuştur. Ben böyle bakıyorum kitap alırken, başkalarının da böyle yapacağını düşünerek bunun sıkıcı bir roman olmadığını ilk sayfalarda vermek istedim. Evet, Mâvera bir ev yangınıyla başlıyor, yürek yangınıyla bitiyordu… Şer görünenlerin arkasındaki hayırlar olayların arkasında kader planında hep bir hikmete dayandığının işaretidir. Bu mesajı vermek adına da iyi bir yol arkadaşı sayılabilir Derviş ve Mâvera…

Yakın zamanda okuyucuyla buluşmasını planladığınız çalışmalarınız var mı?
Yakın zaman diye tarih veremem ama birkaç kitap üzerine çalışmalar yapıyorum, hangisi öne çıkar, yayımlanır bilmiyorum. Fakat şuan isim ve konu vermek istemiyorum. Biraz sürpriz olsun. Okurlar sadece şunu bilsin yeter, çok satacağını bilsem bile ticari kaygılarla kitap yazamıyorum. Bu dünyada İslâm Âleminin feryadını, acılarını, derdini, çığlığını duyurmayan; yazdıklarımdan Allah’ın ve Resulünün hoşnut olmayacağını düşündüğüm hiçbir kitabı yazmak istemiyorum…

Tasavvuf okumaları yapmak isteyen okurlarımıza tavsiyeleriniz nedir?
Tasavvuf okumaları yapmak isteyen kardeşlerime ilk önce tasavvuf büyüklerinin hayatlarını, kıssalarını anlatan kitaplar okumalarını böylelikle bundan sonra okuyacağı kitaplarda kelimeleri daha iyi anlamalarına yardımcı olacak tasavvufi literatüre aşina olmalarını tavsiye ederim. Mesela, Tezkiretül Evliya, Hikemi Ataiyye, Mesnevideki Hikâyeler, Âmak-ı Hayal, Mantıkut Tayr okumalarını tavsiye edebilirim.

Dilhâne’nizde yer edinmiş bir nasihati bizimle paylaşır mısınız?
Ağızdan çıkan söz kulağa kadar; kalpten çıkan söz kalbe kadar ulaşır bu veciz söz beni çok etkilemiştir. Bana kalbimden, yüreğimin derinliklerinden gelmeyen hiçbir şeyi yazmamayı öğretti bu söz…

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Asıl biz teşekkür ederiz. Edebiyat, kültür ve sanatımıza verdiğiniz değerli katkılardan hizmetlerden dolayı sizin şahsınızda bütün Dilhane ekibine…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir