Selahaddin Eyyubi – Aşk-ı Kudüs / Yusuf Güldür

Selahaddin Eyyubi – Aşk-ı Kudüs / Yusuf Güldür

Kainat, en mesrur günlerinden birini yaşıyordu işte. Bulutlar ilahi bir cezbeyle rüzgarlar önünde savruluyor Taberiye Gölü’ndeki balıklar vecd ile oynaşıyordu. Gözü yaşlı gönlü yaslı masumlar lisanlarında bir vird-i zeban haline gelen o kutsi ismi bir dua gibi terennüm ediyor beli bükük ihtiyarlar şükür secdeleri ile gençleşen ruhlarına Merhamet dileniyorlardı.

Selahattin Eyyubi… İslam’ın en sevgili sultanı… Şimdi Kudüs önlerine kadar gelmiş nemli gözleriyle bu yaşlı şehre bakıyordu. Bir ömür tüketmişti Kudüs yolunda. Bir ömür tüm elemleri acı bir katran gibi yudumlamış, gençliğinin En nadide yıllarını teessür ve ah-u eninler İçinde geçirmişti. Bir nefer olarak çıktığı bu mücahede yolunda koskoca bir Sultan olmuştu. Hz Yusuf gibi kuyunun diplerinden, o en beklenmedik yerlerden Mısır sultanlığına kadar yükselmişti. Dünya bütün alayiş ve debdebesiyle kendisine gülümserken ömrünün her anını zevk-ü sefa içinde mesrur bir şekilde geçirme imkanı varken o en zor ulaşılan sevdaya dilbeste olmuş ve bu Kutlu sevdanın acı kederiyle bir ömür hiç gülmemiş rahat döşek görmemiş kendisine daimi kalacağı bir hane bile yaptıramamıştı. Tüm hazineler onun taht-ı emrinde tüm altınlar onun taht-I tasarrufunda olduğu halde dirhem ve dinara asla meyletmemiş ve çoğu zaman kalkanını bile rehin verebilecek kadar yoksul ve ehl-i Takva olarak yaşamıştı.

Devletlerin hazinelerini sömüren, tüm bir mülkü kendi malı bilip har vurup harman savuran nice bedbaht idareciye mukabil gönlündeki Kutlu Kudüs davasını hiçbir süfli çıkarla aldatmamış sevgilisine asla ihanet etmemişti. Işte şimdi Kudüs surlarının önünde bu yüzden bu kadar mutluydu. Tüm dünyanın hükümranlığını ona verseler Şüphesiz Kudüs’ü ona tercih eder yine aynı Mukaddes Sevda için çadırlarda yatar yollara düşer Cenk meydanlarında tüm varlığını Kılıçlar önünde savururdu. “Nihayet ey nazlı şehir” dedi Selahattin içli içli. Gözünü Kudüs surlarına ve surların ardından nazlı bir gelin gibi görünen Mescidi aksaya dikmişti. “ Nihayet erdim senin iklimine. Ne olur bu garip aşığını gayri buradan geri döndürme. Ne olur boynuna şu zorla takılan zehirli salibi çıkarmama izin ver. Sanki Allah resulünü sinenden arş-ı alaya göndermiş, adaletin keskin kılıcı Ömer’in soluklarıyla içini ısıtmış, Allah’ın arslanı İslam’ın Yenilmez kılıcı Halit Bin Velid’in naralarıyla inlemişsin. Ne olur bu garip gedayı da huzuruna kabul et. Sen gönlümün sultanısın ey nazlı Kudüs. Sultana sultanlık gedaya gedalık yaraşır elbet. Al artık beni sinene. Al ki artık senden dönmezem. Al ki artık yardan geçmezem. Gözlerinden iki damla İnci yuvarlandı usul usul. Yanaklarından süzülüp toprağın bağrına bir tohum gibi düşüverdi. Belki de ahir zamanda zulüm ve zulmete karşı şanlı bir Cenk başlatacak olan İstikbal’deki yiğitlerin tohumuydu bu. O tohum bir nevş-ü nema bulursa gayrı dünyada hiç zulüm hükümferma olabilir miydi? Mayası aşktı o tohumun, mayası iman… O öyle kutsi bir mayaydı ki nefis ve hevaperestliği, ten ve ceset sevdasını, iktidar ve saltanat illetini bir kasırga gibi ademe uçururdu. sadece Hak için yaşamak ve sadece Hak uğruna savaşmak… Ene’l Hak demeden, nefsini ilahlaştırmadan, Firavunlaşmadan…

Editör: Kübra Agiş

Beğen  
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir