Perşembe, Eylül 19, 2019
Dilhâne > Söyleşiler > Prof. Dr. Ulvi Saran ile Söyleştik

Prof. Dr. Ulvi Saran ile Söyleştik

Merhaba Ulvi Bey. Siyaset ne demektir?
Üzerine çok şey söylenebilir. İnsanların birlikte yaşadıkları en üst organizasyon biçimidir diye kısaca tanımlayabiliriz. Nasıl birden fazla insanın olmadığı yerde yönetim olmazsa toplumun olmadığı yerde de siyaset olmaz. Sonuçta toplum karmaşık bir kavram. Çok fazla net olmayan bir kavram ama sosyolojik olarak toplumun ne demek olduğunu biliyoruz ama toplum kimlerden meydana gelir, büyüklüğü, ölçeği nedir diye sorulduğunda bir takım farklı cevaplar söz konusu olabilir. İşte bu yapının en üst düzeyde örgütlenme biçimi, yönetimi ile ilgili bir şirketin, kamu kurumunun veya bir askeri yapının yada başka bir amacı olan yapının değil de toplumun yönetme biçimini ortaya koyan yönetim yapısının şekillenmesini sağlayan, süreçleri, ilişkileri ve bunlarla ilgili oluşumları ortaya koyan bir kavram siyaset. Ama siyasetle ilgili farklı ideolojik grupların yahut  ideolojik yapıların siyasal bakış açılarına göre nedir diye sorulduğunda, farklı cevaplar verilebilir. Biz genel tanımı veriyoruz.

Doğru siyaset politikası nasıl olmalıdır?
Siyasetin Arapça karşılığı seyislikten geliyor. Yani at’ın yönetimi demek. Seyislik bundan gelen bir kavram. Yani çekip çevirme, yönetim demek. Doğru siyaset, adı üzerinde doğru olmalı. Dürüst, ilkeli. Her zaman söylüyoruz ya “ilkeli siyaset” ilkelere uygun hareket etme. Duruma göre değişen, nasıl yürütüleceği konusunda insanların hiçbir fikir, görüş beyan edemeyecekleri kadar belirsiz, omurgasız siyaset olmamalı elbette. Ama siyasetin kendi yapısında kavram ve işleyiş yapısında bir esneklik var. Esnek olmadan siyaset olmaz yani. Katı siyaset teorik olarak mümkün olsa bile pratikte mümkün değil. Yani bir yapının, bir devlet yönetimi anlayışının çok katı normlara ve yaklaşımlara bağlı olarak yürütülmesi mümkün değil. Yerine göre bazı esneklikler, değişmeler olabilir ama bu ana ekseni ana ilkeyi bozmamalı. Siyasetin öncelikli bir düsturu olmalı. Dürüstlük ilkeleri doğrultusunda yürütülmeli. Ancak başlangıçta şu programı uygulayacağız, şu siyaseti takip edeceğiz denildikten sonra hiç sapmadan böyle bir milimetre bile sapmadan, farklı bir tutum sergilemeden bunu sürdürebiliriz demekte zor. Ortaya çıkan gelişmelere göre bir takım değişimler söz konusu olabilir. Fakat bu doğruluktan, dürüstlükten, insanların hak ve adaletini yani insanlara karşı olan, taşınması gereken sorumluluk duygusundan, yükümlülükten ayrılmamalı. Hatta adalet duygusunu bertaraf etmemeli, yani ortadan kaldırmamalı. Doğru siyaset budur.

Başkanlık görevini yürüttüğünüz Kamu Araştırmaları Vakfı hakkında okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?
Kamu Araştırmaları Vakfı, Türkiye’de toplumun gündemini oluşturan temel sorun alanlarından politika ve strateji önerileri geliştirmek üzere 1995’te kuruldu. Ülkenin daha iyi yönetilmesi, kaynakların kullanılması, temel hizmet alanları, eğitim, tarım, toplumsal yapı, sağlık vs.. alanlarıyla ilgili politika yapıcılarına, devlet kuruluşlarına, üniversitelere, kamuya, medyaya yapılan araştırmaları sunmak ve Ülkemize katkı sağlamak amacımız.. Adım adım ilerliyoruz. Verilerle bir takım işlerin yürütülmesi lazım. Her durumda veriye ve analize dayanan çeşitli çalışmalarımız olacak. Mesela bir katımızı merkezimize ayırdık. Buralara bağlı olarak çalışan asistanlar, öğrenciler olacak. Stajlar da yaptıracağız. Hepsinin üzerinde direktörler olacak. Özellikle biz kendi kaynaklarımızla hareket ediyoruz, biraz zaman istiyor tabi. Ülkemizin insan kaynağını, bilgilerinin katkısıyla, öneri yöntemiyle  çözüm yoluna kavuşmak hedefimiz.. Bu arada bizim vakfımız kamuya da yararlı.

Boşanma oranlarındaki artışı bir ahlakî yozlaşma neticesi olarak düşünebilir miyiz?
Hiç şüphesiz boşanma oranları, toplumsal değişimin tabiatıyla ve gidişatıyla orantılı. Sosyal süreçler; insanların gündelik hayatlarını, medeni hallerini, aile yapısını etkileyen bir şey. Hızlıca kırsal bölgelerden kentlere göç oldu. Dolayısıyla kutuplaşmalar oldu. İnsanlar sosyal kontrolün daha etkili olduğu bölgelerden, sosyal çevrenin kopuk olduğu, bireyselciliğin olduğu kentlerdeki hayat tarzı insanların aile düzenlerini de etkiler oldu.

Kişisel çıkar duygusunun bireyde ve toplumda meydana getirdiği tahribatlar nelerdir?
Hem kişilerin hem de kurumların yaklaşımlarının esasını çıkarlar oluşturuyorsa bu toplum için felaket haline geliyor. İnsan nefs sahibidir, herkes çıkarını düşünür ama bu çıkar tabiatını hiç hakkaniyet gözetmeksizin, her zaman en çok olanı almak ve kimsenin varlığını, hakkını gözetmemek gibi bir noktaya taşırsanız o zaman adaletsizlik toplumda yaygınlaşır. İnsanların hakları zayi olur ve genel olarak toplumda çöküntü kaçınılmaz olur.  Çıkar frenlenmesi gereken bir şeydir, çıkarlar arasında dengeyi sağlamak üzere bir takım kurallar vardır. Bu kurallar bir defa dini ve hak, hukuk prensiplerine aykırı. Dolayısıyla bu prensipleri gözetmek zorundayız.

Ülkemizdeki yasal mesai düzenlemeleri çalışanın maddî ve manevî yaşantısı için uygun mudur?
Bu konuda uluslararası standartlar da var ama iş veriminin sağlanması da kaçınılmaz. Dolayısıyla orada fazla bir şey söyleyemiyorum. Tabi kişinin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi lazım.

Dilhâne’nizde yer edinmiş bir araştırma raporunu bizimle paylaşır mısınız?
Biz araştırma raporuna yeni başlıyoruz. Uzun süredir eğitim çalışmaları yürüttük. Bu arada geniş kapsamlı tematik organizasyonlar düzenledik. Bunlar; mesela Türkiye’de kamu performans anayasal alandaki gelişmeler, uluslararası alandaki siyasi ve ekonomik değişimlerle ilgili uluslararası organizasyonlarda birçok ülkeyi bir araya getirdik. Fakat araştırma faaliyetleri yakında başlayacak.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir