Öyle Ölmem, Mavi Boncuk Tak Türkiye’m

Öyle Ölmem, Mavi Boncuk Tak Türkiye’m

Tarihte bir milletin adıyla anılan tek bir renk var; turkuaz. Dört bir yanı denizlerle çevrili ülkemizde, Avrupalıları kendine hayran bırakan Akdeniz sahillerinin güzelliğinden esinlenilerek türetilmiş bir isim. Kökeni Fransızca olan turkuaz kelimesinin başka milletlerde de emsallerine rastlamak mümkün. Mesela Almanlar “Turkis”, İspanyollar “Turkeza” demiş. İngilizler ise “Turquoise” diyor. Bizim kaynaklarımıza bakıldığında ise “Fîrûze” ismine rastlıyoruz. Fîrûze… Zarafetimizin uslûbumuza yansıyışının göstergesidir bu. Fîrûze demişken hemen şuraya Osmanlı şâiri Râşid’den bir beyit bırakıyorum;

“Fîrûze-i felek ki cîhanun nigînidür,
Kevn ü fesâd-ı nakş-ı zaman u zemînidür”

Rengin M.Ö.’ye dayanan bir geçmişi var. Eski Türkler’e göre Doğu, gök rengi olan mavide anlam bulmuştur. Gök, kutsaldır doğal olarak Doğu’da kutsaldır. Mitolojide ise; “akıl, sağduyu, iffet, temizlik, sadakat ve Allah’a hürmet” gibi anlamlar taşır. Aynı zamanda her şeyin yer aldığına inandıkları sonsuz boşluğu, yani; göğü de temsil eder. Kullanım alanlarına bakıldığında 9. ve 13. yüzyıllar arasında Orta Asya’da hüküm süren Karahanlı Türkleri’nin takılarında en çok bu rengi görüyoruz. Ayrıca Kayı boyu bayrağının zemini turkuazdır. Buhara, Semerkant, Nişabur, Konya, Bilecik, İznik, Bursa ve Anadolu’da bulunan eserlerde hatta Mevlana Celâleddin Rûmi’nin medfun olduğu türbede yine turkuaz renginin hakimiyetini görmek mümkün. Bursa’da ise Çelebi Mehmed tarafından yaptırılan, ismi yeşil olan ama asla yeşil olmayan Yeşil Camii ve Türbesi de turkuaz renginin en çok kullanıldığı eserlerden. Tarihçi bir hocamın anlattığına göre “15.yy’dan günümüze gelene kadar, zamanla Yeşil Türbe’nin iç ve dış kaplamasındaki mozaikler dökülmüş ve estetik bir bozukluk çıkmış ortaya. Bunun üzerine, bütünlüğün yeniden sağlanabilmesi için gerek ülkemizden gerek Avrupa’dan birçok mimar getirtilmiş. Fakat tüm denemelerin sonucunda, hiç biri o rengi  tam olarak tutturamamış.” Bugün Yeşil Camii ve türbesi’ne baktığımızda bütünden gayrı, farklı tonlarda yamalar görmekteyiz. Bir gün yolunuz Bursa’ya düşerse muhakkak uğrayın derim. Bahçesinde, gönül yüklerini taşımaktan yorulmuş, sükûtu ve huzuru arayan Bursalıları göreceksiniz.

Başka bir örnekte Evliya Çelebi seyahatnâmesinden.“16.yüzyılda Süleymaniye Camii’sinin yapımı sırasında Kanunî’nin, Mimar Sinan’a çok sayıda değerli taş vererek bunlarla camiyi süslemesini istediğini, Mimar Sinan’ın da buyruğu yerine getirdiğini ve bu cevherlerle süslediği minareye “cevâhir minâre” dendiğini ifade eder. Ancak zaman içinde çevresel faktörlerin etkisiyle, değerli taşların bir kısmının bozulup yok olduğunu, fakat caminin kıble kapısı-sofa kemeri ortasında “pîrûze-i nîşâbûrî’nin”, yani Nişabur turkuazının hâlâ durduğunu ve parlaklığının göz kamaştırdığını belirtir.

Özetle turkuaz rengi, kendi başına bile bir hikâyedir. Ama hikâyeyi kimin yazdığı da önemli. Her alanda olduğu gibi sanatta da çığır açan ecdadımızın, derdini eserlerine nakşederken “turkuaz”ı incelikle kullandığını görmekteyiz. Nakkaş Karamemî’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın şiirlerini yazdığı sayfaların süslemeleri arasına, turkuazlar serpiştirmesi… Camilerin gök kubbelerinin eşi benzeri olmayan çinilerle kaplanması… Yahut saraylardaki -bir at koşumu mesafesi olan- duvarları baştan başa süsleyen taşların turkuazı…

Şimdi turistlerin Sultanahmet Camii’sine neden “Blue Mosque” dediğini daha iyi anlıyor olmalıyız. Her milleti, kendine hayran bırakan bir rengin “Türk” adıyla anılması size de garip gelmiyor mu? Sizce burada hayran olunan şey gerçekten renk mi? Yoksa renk sadece bir perde mi? Turkuaz mı? Türk’e has mı? Tartışılır.

Beğen  17
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yapılan Yorum (1)