Osmanlı’da Hayvan Vakıfları

Osmanlı’da Hayvan Vakıfları

İnsan, muazzez bir varlıktır. Şelale misali çağlayıp akarken, kaynağı ile irtibatını
kesmiş ve kupkuru bir çöle dönüşmüştür. En sonunda bir damla suya bile ihtiyaç
duyar hale gelmiştir. Kendisinde içkin özünü, ruhunu ve gönlünü kaybetmiştir. Bir
yağmur gelse de susuzluktan çatlayan sinelerimize merhem olsa diye ümit içerisinde
yalvaran gözlerle bakmaktadır dört bir yana.
Osmanlı bugün itibariyle yeryüzünde aranan, özlenen ve beklenendir. İnsanlığa Asr-ı
Saadet’ten sonra eşi ve benzeri olmayan bir medeniyet sunmuştur. Susuzluktan
çatlayan sinelere merhem olmuş, gönül pınarlarını doldurup taşırmıştır.
Her medeniyetin kendine özgü, has, temel yapı taşları vardır. Bu temel yapı taşları o
medeniyetin canlı ve cansız varlıklara nasıl bir yaklaşım içerisinde olduğunu gösterir.
Osmanlı medeniyeti, İslam’ın ve Kur-an’ı Kerim’in hakikatine sığınarak, Hz.
Muhammed’in (SAV) varlığa seslenişini anlamlandırarak iki temel yapıtaşı ortaya
koymuştur.

• Aşk
• Edep

Bu iki temel yapıtaşına bakarak Osmanlı medeniyetini şöyle tanımlayabiliriz:
Kendine, aleme aşk ve edep ile bakmak…
Bu bakışı; Şeyh Galib’in beyitinde, Mimar Sinan’ın eserinde, medrese kapısında, bir
evin tokmağında, padişahın başında bulunan süpürge çöpünden, pencere önünde
duran çiçeğin rengine varıncaya kadar her şeyde görmek mümkündür.
Bu derece incelik sahibi olan bir medeniyet özlenmez mi?

Aşk ve Medeniyet
Alakasız ve birbirinden uzak görünen bu iki kelime aslında birbiriyle gayet anlamlı ve
bütüncül bir ilişki içerisindedir.
Aşk denilince bugün maalesef sadece hormonal bir takım tepkimenin sonucunda
ortaya çıkan, metabolik faaliyetler çerçevesinde izah edenler ve meseleyi bu derece
sığ ve somut sananlar var. Oysa aşk bir medeniyet meselesidir. Örneğin, aklınıza aşk
denilince Fuzuli’nin satır arasından şu seslenişi geliyorsa, medeniyet ile ilişki
kurmuşsunuz demektir;

“Aşk imiş her ne var âlemde”

Çünkü bu söz yazıldığı günden bu güne bir birikim ile geliyor. Âleme, farklı bir nazar
ile bakıyorsunuz. Özünüzü kavramanıza yardımcı oluyor, neye ve nereye bağlı
olduğunuzu bildiriyor. Medeniyetin nasıl bir şekilde oluştuğunu görüyorsunuz. Size bir
öğreti sunuyor. Bir değer katıyor.
Ne yaparsan yap aşk ile yap.

Edep ve Medeniyet
Edep, canlı ve cansız varlıklara hürmet edilmesi gerektiğini, etrafını bütüncül hale
getirip tek bir kaynaktan geldiğini hissetmek ve ona göre davranmaktır. Edep ve
medeniyet kelimelerini yan yana gördüğümde aklıma Yunus’un şu sözü gelir:
Yaratılanı severiz yaratandan ötürü.
Peki Yunus’un söyleminin medeniyetimizde somut delil olarak karşılığı var mıdır?
Tabi ki vardır.
Vakıf, yaratılanı severiz yaratandan ötürü sözünün eyleme geçmiş halidir.
Osmanlı bir vakıf medeniyetidir. Sayısızca vakıf kurulmuş ve bu sayede cami, mescit
ve medrese inşası, fakirlerin ve yolcuların korunması, hastane gibi sosyal hizmetler
bu yolla sağlanmıştır.
1660’lı yıllarda İngiliz elçilik görevlisi Paul Ricaut “Fakir insanlar için kurulan aş
evlerinde insanlardan başka kedi ve köpek gibi hayvanlar da doyurulduğu gibi, sırf
kedi ve köpek gibi hayvanlar için özel vakıflar da kurmak âdetti. Bazı şehirlerde
kediler için yapılmış binalar bulunuyordu. Gıdaları için vakıflar kurulmuş; kedilere
hizmet için vekilharçlar ve uşaklar tahsis edilmiştir.’’

Kuş Evleri
Osmanlı döneminde ilk örnekleri 15. yüzyılda görülüp 19. yüzyıla kadar uzanmış ve
bugün gıpta ile baktığımız mimari yapıtlardır. Bu evler; kuş köşkü, kuş sarayı gibi
isimler ile de karşımıza çıkmaktadır.
Medrese, ev, saray gibi mimari yapıtlarda görülen kuş evleri genellikle camilerde
görülmektedir. Bu evleri yuvası bilen kuşlar, burada yaşamlarını sürdürür, yavrularını
besler, soğuk ve tehlikelere karşı burada korunurlarmış. Kuş evlerinin değişik bir
özelliği ise mimari yapının güneş alan tarafına ve rüzgârın esmediği cepheye
yapılmasıdır. Anlaşılacağı üzere her bir detay düşünülmüş.

Naif bir gönlün örneği olan kuş evleri, dönemin medeniyetinin nasıl bir anlayış içinde
olduğunu ve ulaştığı noktayı göstermektedir. Ama maalesef bizler bu nadide eserleri
koruyamıyoruz, bırakalım korumayı kuşların geçtiği ve konduğu yerlere dikenli teller
örmek bugün geleneklerimizden biri haline geldi. Nereden nereye…
Kuş evleri mimarisi farklı Dünya ülkeleri ustalarını da etkilemiştir. İtalya’da Sicilya
evlerinde görülen bu mimari yapının maalesef gayesi farklıdır. İnsanlar kuş evlerini
kuşların yavrularını almak ve etlerini yemeklerin içine katmak için kullanmaktadır.

Sokak Hayvanlarına Ekmek Veren Vakıf
Hacı Mustafa Oğlu Vakfı Miladi 1778 yılında Rumeli Hisarı çevresinde kurulan,
bizlere Osmanlı insanının kendinden başka canlıları önemsediği, değer verdiğini
gösterir. İnsanlar, kendi aralarında kul hakkı diye bir şey var olduğunu bilirlerdi. Öte
yandan hayvanların kendileri üzerinde hakkı olduğunu düşünürdü.
Fransız Şair Lamartine “Türkler kuşlara, köpeklere, velhâsıl Allah’ın yarattığı her şeye
hürmet ederler; bizim memleketlerde başıboş bırakılan veya eziyet edilen bu zavallı
hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler.” sözü edep ile
inşa edilen medeniyetin göstergesidir.

Hayvanlara Mera Açan Vakıf
Kanuni Sultan Süleyman, Halep seferi için hazırlıklarını tamamlamak üzere Adana’ya
uğrayacaktır. Bu haberi alan Piri Paşa, Cihan Padişahı için hazırlıklara başlar. Kanuni
Sultan Süleyman şehre geldiğinde şehri gezer, yapılan hizmetleri denetler ve bu
esnada Piri Paşa’nın Halil Bey Vakfı dikkatini çeker. Hayvanlar için açılan vakfı çok
beğenen padişah, valisine teşekkür eder. Miladi 1538 yılında Adana’da kurulan bu
vakıf öncelikli olarak binek ve besi hayvanlarına otlayabilecekleri meralar açmıştır. İlk
gelir kaynağı olarak ise Piri Paşa’nın hayvanları hibe edilecektir. Farklı tohumlar ve
şifalı bitkilerden çeşitli ürünler elde edilmesi de vakfın görevidir.

Halkın ve Yolcuların Hayvanlarını Sulayan Vakıf
Yavuz Sultan Selim Han’ın damadı Lütfi Paşa geniş arazilere sahip biridir ve bu
arazileri için bir vakıf kurar. 1544 yılında Tire’de kurulan bu vakıf, bu geniş mi geniş
olan arazilere, çeşmeler ve su yalakları yaptırır. Vakfiyesinde ise şu ibare yazılıdır;
Tapu senedinde açıkça belirtilen arazilerin sınırları dahilinde çeşmeler yapıla ve bu
çeşmelerin havuzlarından halk ve gelen geçen insanların hayvanları, kurtlar, kuşlar
dilediğince yararlana…

Leylekleri Koruyan Vakıf
Osmanlı toplumu leyleklere; kutsal yerlerden geldiklerini hatırlatan “hacı baba, hacı
leylek” gibi isimler vermiştir. Leyleklerin geçiş yolu üzerindeki şehirlere leyleklerin
ihtiyaçları için, dönüşleri sırasında hastalanıp sürüye katılamamış olanlarının
bakımları için vakıflar kurmuştur. Meselâ İstanbul Eyüp Sultan Câmii bahçesinde
sürüsüne katılamayan sakat leyleklere bakan vakıf asırlarca hizmet vermiştir. Ayrıca
göçmen kuşların yuvaları -her yıl aynı yerlere tünediklerinden- dokunulmayarak
muhafaza edilmiştir.

Hayvan ve Tohum Islah Eden Vakıf
1321 yılında Sivas’ta kurulan bu vakıf sağlıklı keçi, koyun, inek gibi hayvanları
koruma altına alıyor ve üremelerini sağlıyor. Böylece ıslah edilmiş oluyor ve sağlıklı
bir şekilde nesillerinin devam etmesini sağlıyor. Osmanlı bu vakfın devamlılığını
sağlayıp tohumları da koruma altına almış.

Kediler Camii
Şam’da Mescidül-Kıtat (Kediler Câmii) adında bir câmi aynı zamanda sokağa atılan
kedi yavrularını himaye için kurulmuş bir vakıftır. Câmi cemaati, yüzlerce kedi
yavrusunu vakıftan ciğer getirerek besler. Kediler burada uyur, gezer ve vakfın
demirbaş konumundadır. Şaşılacak bir durum. İslam ve Türk düşmanı Guer’in bile
anılarında, hayret içerisinde “Müslüman Türk’ün şefkati hayvanlara bile şâmildir. Bu
hususta vakıflar ve ücretli şahıslar vardır.’’ demesi vakidir.

Sözün Özü
Osmanlı’nın kurduğu o kadim medeniyet, bir sonuçtur. İstediğimiz; medeniyetimizin
arkasında olan ruhu, manayı kavramak ve kavratmaktır. Gönül iklimini solumadıkça
yaptıkları bizler için bir anlam ifade etmez. Gönül iklimini solumadıkça önce
kendimize sonra insanlığa yeni bir ufuk kapısı açamayız.
Kendine, âleme; aşk ve edep ile bakabilmek ümidiyle vesselam…

Beğen  
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir