Orhan Tepebaş ile Söyleşi

Zor bir soru ile başlamak istiyorum. Nasılsınız efendim?

– Ülkem gibiyim. Eski güzelliğinin bu güne bir katkısının olmadığı, beklemekten yorgun, üzerine düşeni yapmaya çalışan, yorulan, yoran, soruların peşinde koşan ama en çok okurken ve yazarken mutlu olan.. Soranlara esenlikler dilerim. Siz nasılsınız?

Hayatın anlamını hiç aradığınız oldu mu, eğer aradıysanız Orhan Tepebaş için hayatın anlamı nedir?

– Hayatın anlamını aramadım. Allah’ın ve kulların razı olduğu bir ömrü sürmekti hayatın anlamı. Bunu küçükken farketmiştim. Hayatın anlamından çok; ben bu hayata ne katabilirim? Sorusu sürekli cevabını aradığım soruydu. Şiirler katmaya çalıştım. Öğrenciler yetiştirmeye çalıştım. Evlat yetiştirmeye, hayırlı bir evlat olmaya çalışıyorum. Mutluluk uçucudur ama huzur kalıcıdır. Bu anlamda hatalarım olmuştur mutlaka ama bilinçli bir yanlış yapmamaya dikkat ederim.

‘’Şiir’’ sizin için ne anlam ifade ediyor?

– Wirginia Wolf’un ifadeysiyle geleceğe kalacak olanı ifade ediyor. Düzyazı faturaları ödememizi sağlarken şiir geleceğe kalacaktır. Edebiyatın zirvesinin şiir olduğunu düşünüyorum. İnsanın yaptığı en soylu ve en zor uğraşın şiir olduğu kanaatindeyim. İyi bir şiirin verdiği ruh zenginliğini hiçbir metinde bulamadım.

Şiir, Orhan Tepebaş için politik veya güncel olayları yansıtmalı mı yoksa tamamen bunlardan soyut mu olmalıdır?

– Bu konuda soba örneğini vermek yerinde olur sanırım. Çok uzaklaşırsanız üşüyebilirsiniz ama çok yaklaşınca da yanabilirsiniz. Toplumsal olaylardan uzak durmak eğer bir karakter özelliği olarak doğuştan mevcutsa yapabilecek pek bir şey yoktur. Ancak bilinçli bir tercihse bunu çok doğru bulmuyorum. Diğer taraftan sürekli gündemin peşinde koşan bir yörüngeniz varsa o zaman tehlikeye girmişsinizdir demektir. Kendi adıma eskimeyecek durum ve duyguların daha sahici ve kalıcı olduğunu düşünüyorum. Marşlar bu yüzden eskimezler çünkü kendini yazdıran o temel duyguya atıf yaparak oluşurlar. ”Esenlik Bildirisi” bir marş kadar güçlüdür örneğin ama bir şiirdir ve eskimeyecek bir yerden bize seslenir. Her tutum değilse de bir çok tutum aslında politiktir. Seçtiğimiz sözcükler, şiirdeki “ben” imiz, seslendiğimiz toplum. Önemli olan dozajdır sanırım.

‘’Kadim Kapı’’ adlı kitabınızdan bahsedebilir misiniz?

– Kadim Kapı, yaklaşık on beş yıl boyunca yazdığım şiirlerden bir derleme. Kitaba almadığım pek çok şiir var. Çünkü yazarken beğendiğiniz bir şiir daha sonra size yeterince güçlü gelmeyebiliyor. Beğeni, üslup değişim evrelerinden geçiyor. O sebeplerden bence anlamlı olan ve şiirlerimin karakterlerinin değiştiği bölümleri belirterek bir dosya oluşturdum. Genel anlamda memnun olduğum bir kitap. Bu gün bir kitap çıkarsaydım yine o formatta olurdu.

Kitabınız Mevlana Hazretlerinin şu sözü ile başlıyor: ‘’Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim ama senden başka kimse duymayacak kimse anlamayacak.’’ Bu söz sizin için ne ifade ediyor da kitabınız başlangıcına koyma ihtiyacı hissettiniz?

– Bu sözleri çok anlamlı buluyorum. Şiir, sadece muhatabına seslenir ve bir şairi gerçekten anlayabilmek çok zor ve uzun bir süreçtir. Bu çabayı gösterecek bir yada iki kişi gerçekten büyük kazançtır. Bir kimsenin yüreğine seslenmek, ruhu ile kardeş olmak onu anlamak çok özel bir duygu alanıdır. Bu özel alan ne yazık ki çok kalabalık değildir. Şiirlerim birinin yarasına merhem olmuşsa ne mutlu. Şiiri yarasına sürecek birileri için özel bir not yazma ihtiyacı duydum. Baktım ki Mevlana Hazretleri daha önce reçeteyi yazmış.

Şiir her insanda farklı duygu ve düşünceler uyandırır. Kitabınızda geçen ‘’bozulan bir yemini hatırlamak gibi yaşamak’’ cümlesi siz de neyi çağrıştırıyor?

– Mısra, kendinden önceki mısra ile ele alındığında bize daha geniş bir alanı gösterebilir. ”Herkes uykudayken hastalıklı bir uykudan uyanıp” mısralarını da katarsak hayata yenik kalışımız, kendimize verdiğimiz sözleri, ettiğimiz yeminleri tutamayışımıza gönderme yapmıştım. Ölüme yakın şahit olduğumuz anlarda bu dünyanın gerçekten boş olduğunu idrak edişimiz bir süre sonra buharlaşıyor. Bir korna sesi ile kalp kırılabiliyor, bir tebessümü esirgeyebiliyoruz. Kendinin farkında olma olarak özetleyebileceğim bir durum. Okurlar ne anladı orası okura kalmış şiirin bir güzelliği de okuyanın kendi anlamak istediğine açık olma halidir ki kırmızı çizgileri geçmedikçe güzeldir.

Günümüz insanının şiirle olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Her zaman tartışılagelmiştir edebiyat tarihine bakarsanız şiirin dolaştığı coğrafya eskiden daha genişti çünkü iletişim ve duygu aktarımı bu günkü günü kolay ve yaygın değildi. Ancak şiir, temel bir sanattır. Belki etkisi, ilgilisi azalıyor ama asla bitmeyecek. Dünyada bitse bile Türkiye’de bitmeyecek. Bu millet kadar şiiri hayatına sokmuş başka bir milletin olduğunu sanmıyorum. Az ilgi görmesi bence daha sağlıklı bir durum. Az olmak niceliğe değil, niteliğe bir işarettir. Ne mutlu bize ki; hâlâ bir damla mürekkep ile çok şeyi değiştirebileceğini düşünen insanların bulunması.

Kelime ve taş arasındaki bağlantıyı nasıl yorumlarsınız?

– İkisi de eski ama; eskimeyecektir. Dönüşecek belki ama özü hep kalacaktır. İkisi de yerinde ağırdır. İkisinin de sınırlarını kendi özgül ağırlıkları belirler, parçalandığında bile taş; taş kelime; kelime’dir. Dünya oldu olalı bunlar vardır ve olacaktır. Biri dünyamızın güven veren zeminidir, biri ruhumuzun ifade zeminidir. Kaya gibi şiirler için taş gibi kelimelere ihtiyacımız vardır.

Bugün bir İngiliz şair, sahasında önemli bir statüye gelmek isterse ölçüt olarak Shakespare bilmek zorunda , onun üslubuna hakim olması gerek. Ama bizde ise durum biraz farklı. Örneğin ; bir şairin Fuzuli’yi anlamak zorunda değil veya onun üslubunu bilmesine gerek yok. Hatta tanımasa dahi olur. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Şah ı Nakşibend Hazretlerinin güzel bir menkıbesi ardında çok anlamlı bir sözü vardır “Kökü olmayanları sel, rüzgâr sürükler” bir şair geçmişi sadece bugüne hakim olmak için değil bir gereklilik olarak bilmek zorundadır. Bize yapılan en büyük kirli hamle latin harflerinin kabulüdür. Bizim geçmiş ile bağımızı koparan bu travma dünyada hiçbir kültürde yapılmadı. Dil ve alfabenin kesintiye uğratılmak istenmesi ve bunun büyük ölçüde başarılması bu durumu doğurdu. Shakespare’i orijinal metninden okuyan İngiliz böyle bir travma yaşamadı. Eski metinlerde öyle hazineler var ki yıkılan bir ülkeyi yeniden yapacak ruhu gizliyor. Ama biz modern şiirin başlatıcısı Şeyh Galip’i aslından ve sözlüksüz okuyamıyoruz. Şiirin damarının kesildiği ve kanadığı asıl yer işte burasıdır.

Dilhâne’nizdeki üç kelimeyi söyler misiniz?

– Şiir
– vefa
– görev

En sevdiğiniz 3 şair?

– Bu cevap ile haksızlık yapmama ihtimalim neredeyse yok. O zaman şöyle yapalım üç büyük usta, üç büyük olmaya aday şair yazayım. Birincisi İsmet Özel. Bana göre dünyanın en iyi şairi. Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu. Zarifoğlu merhuma rahmet, diğer şairlerimizin ömrüne bereket diliyorum. Süleyman Çaobanoğlu, Ahmet Murat ve Atakan Yavuz ise gelecek için çok şey beklediğim şairler.

Kesinlikle okunması gerek dediğiniz 3 kitap?

– İsmet Özel Erbain, Şiir Okuma Klavuzu.
– Sezai Karakoç Gündoğmadan.
– Edebiyat yazıları Cahit Zarifoğlu’nun “Yaşamak”.

Son olarak ise Orhan Tepebaş yirmi yıl sonra kendisini nerde hayal ediyor?

– Köydeki evin balkonunda bir taraftan dağları bir taraftan denizi izlerken elimde güzel bir şiir kitabı örneğin İlhami Çiçek “Göğekin” ve çayın, sigaranın dumanı birbirine karışmış halde. Masada dolmakalem ve defter…

Orhan Tepebaş’a bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz.

Röportör: Durmuş Ali Ertaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir