Yazılar

O’nun Kokusunu İzledim

Doğduğumda annemi kokusundan tanımıştım. Zira gözlerimin gördüklerini, kulaklarımın işittiklerini anlamlandırabilecek durumda değildim. Oysa koku, başkaydı. Onun anlamlandırılmaya ihtiyacı yoktu. Koku, bizatihi bir şey ifade edebiliyordu bana.

Annemle kendimi aynı varlık olarak algıladığım günlerdi. Ben annemdim, annem de ben. Doğrusu ya, başkaca bir şey yoktu hayatımda. Ama gün geldi çattı, birden anneme “sen” deyiverdim. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Ama bana pahalıya patladığını biliyorum. Çünkü ortada bir “sen” olduğuna göre bir de “ben” olmalıydı. Maalesef ki onu arayıp bulmak zorunda kaldım.

Evet, “ben”liğimi keşfetmeye başlamıştım. Lâkin çok geçmeden bunun da yetmeyeceğini anladım. Sen ile ben dışında bir varlığın, zorunlu bir varlığın olması gerektiğini hissettim. Adına ise “O” dedim. Kendisini görmediğim, işitmediğim hâlde var olduğunu biliyordum. Üstelik, yeri hiç değişmiyordu. Annemin kucağında “sen, ben, o” derken de yıllar sonra okullarda dil bana yanlış olarak “ben, sen, o” diye öğretilirken de hep aynı yerdeydi. Her şeyden daha sabit duruyordu “O.”

Adına “O” dedim; çünkü bu harf, “daire”ye veya “sıfır”a benziyordu. O’nu bunlardan daha iyi anlatabilecek hiçbir şey yoktu sanki. Dairenin başlangıç noktasının olmadığını keşfetmiş, şaşırmıştım. Hareket edip de hiçbir yere varmayan tek hareket biçimiydi daire. Bana ne kadar da benziyordu! “Sıfır” ile “şifre”nin aynı kelime olduğunu öğrendiğimde ise hayretim iyice artmıştı. Ne yapıp edip bu şifreyi çözmeliydim.

Çözmeye gücüm yetmeyince filozofları inceledim. Ancak bir sonuç alamadım. Dostlarım, “peygamber” denilen birilerinin varlığından söz etmişlerdi. Ben de peygamberlere kulak verdim. Duyduğuma göre, en büyüklerinden biri O’nunla konuşmuş ve adını öğrenmek istemişti. O ise, “O’dur dersin” diye cevap vermişti. Ama insanlar bunu maalesef yanlış yorumlamışlar ve adını “Yehova” sanmışlardı. Yehova’nın doğrusunu, “Ya Hüve”yi ise görememişlerdi. Hüve’deki “nükte”yi kavrayamamış, o nüktenin bir “nokta” olduğunu anlayamamışlardı.

Evet… Bir noktaydı O. Biz O’na benziyorduk, ama O bize benzemiyordu! Zaten yapması, etmesi, bizlerden çok farklıydı. Cümlelerin sonundaki ek fiiller gibi, yaptıklarında sadece bir “-dır” görünüyordu. Rahat durmadım. Dünyanın bambaşka bir yerindeki insanların, Latinlerin kitaplarını okudum. Onlar, bu ek fiile est demişlerdi. Almanlar ist, İngilizler ise is diyorlardı. Olma ile yapmayı birleştiren yegâne kelimeydi bu. Yapmak için sadece “ol” demesi, hatta sadece var olması yeten bir Zât’a işaret ediyordu. “Yunus durur benim adım (Yunus’dur benim adım)” mısrasının sırrınca, O sadece durur, ama yine de yapardı.

Bunu anladığım gün, o duranı yerinden kaldırmayı akıl ettim. Ve kaldırıp baktığımda, O’ndan kalan izi gördüm. Ve büyük bir huşu içinde, bu iz ile (est, ist veya) is denilenin aynı kelime olduğunu anladım!

Huşu içindeydim, zira etrafımda gördüğüm her şey, şu koskoca kâinat, O’nun iziydi. Var oluşu bulunmayanın, varlığı olanın izi. Hakiki ve tek varlığın izi. Ben iz derken, aynı şeye kimilerinin esse, kimilerinin ise eser dediklerinden habersizdim. Öğrendiğimde, aklım iyice karıştı. Neyse ki bizzat O yetişti imdadıma. Önce biri abdest almayı öğretti. Sonra elime Kelamullah tutuşturuldu. Ben de ona müracat ettim. Orada, “Kâle hum ulâ-i ‘alâ eśerî…” diyordu ulû’l-azm bir peygamber “eserimde” yani “izimdeler.” Yine de tatmin olmamıştım. Bizzat O’ndan duymak istiyordum. Sayfaları biraz daha çevirince duydum: “İnnâ nahnu nuhyî-l mevtâ ve nektubu mâ kaddemû ve âśârahum…” diyordu.

Böylelikle, iz’in ve eserin yanına işi de koyup, yoluma devam ettim. İzler, eserler ve işler, O’nun varlığına dair birer işaret, delil, âyet ve alâmet idiler. Ve ben, pek sınırlı olan küçücük ilmimi bunun üzerine kurmaya karar verdim. Alemi ve âlemi tersten yazıp ilim edinmeye başladım. Çünkü bir şey göstermeyen, bir şeyin alâmeti olmayan, ilim olamazdı. Âlem, bir şey gösterenin adıydı. Gördüm. Ve ardından kendime geldim, kendime döndüm.

Kendime dönmek zorundaydım. Çünkü O’nun izlerini, eserlerini görmüş; varlığını hissetmiş ama Zât’ını kavrayamamıştım. Oysa O’nun halifesiydim. Bana kendi ruhundan üflemişti! Kendimi bilirsem Rabbimi bileceğim düşüncesiyle kendime baktım. Ve çok ilginç bir şey buldum: Üzerimde bir fena perdesi vardı! Faniydim, çünkü izler ve eserler, yok olup gitmeye mahkûmdular. Ama izden yürüyenler iz bırakmazlardı! Bu buluşumla çok mutluydum!

Üzerimdeki fena perdesini kaldırıp atmanın yolunu bulmuştum sanki! Evet, kendimin bir iz ve eser olduğumu anlayıp, izden yürümekti tek çarem. Ama ya o izlerin, eserlerin sahibi? O’nu görebilecek miydim? Hayır, bu konuda hiç ışık yoktu. Umutsuzluğa kapıldım. Üstelik umutsuzluğa kapılmam da yasaktı.

Zira umutsuzluk, İblis’tendi. Artık yapacak bir şey yoktu ve sonunda diz çöküp, gerçeği kabullendim. Bu kadarı çok fazlaydı. Yorulmuş, bunalmıştım. Göklerin, yerin ve dağların taşımaktan kaçındığı bir emanetti üzerimdeki!

Aradan epey zaman geçti ve derken bir mucize yetişti imdadıma! O’nun ardından yürürken ne vakit dara düşsem, yine O yardım etmemiş miydi bana? Bu defa da öyle yaptı: Kendisini daha iyi anlamamı sağlayacak ve Kelamullah’ı bana öğretecek bir muallim gönderdi! Uzun yıllardır piyano çalıyordum ve O’nun kitabının bir piyano metoduna benzediği gözümden kaçmamıştı. O sadece bilgi değil, aynı zamanda bir beceri kitabıydı zira. Nasıl ki piyano çalmak kitaptan öğrenilemezse, illa ki bir üstad gerektirirse O’nun yolunda, izinde olmak için de gönderdiği kitap tek başına yetmezdi. Kendi cevherini ve melekelerini bir uyum, bir armoni ve bir âhenk içinde kullanmayı bilen bir virtüoz gerekliydi! O virtüoz öğretecekti bana kendimi bir enstrüman gibi kullanarak en güzel eserleri seslendirmeyi ve bu yolla O’na ulaşmayı!

İşte o üstad karşımdaydı! Onun ardına düştüm. O üstada melekelerimi “teslim” edip meleklerle birlikte ona “selam” ettim. Gel zaman git zaman, çalışmalarımla mesut ilerlerken bir gün “sünnet”in, iz demek olduğunu öğrendim. İçinde bulunduğum hikâyenin başını ve sonunu ayırt edemiyordum artık. Sanki bir dairenin içindeydim! “En iyisi sen piyanoyu bırak. Çünkü istidadın yok.” dedim.

Ama üstadım, Efendim, bana öğretiyor, anlatıyordu. Kelime-i mübareke, bir melodi gibi dökülüyordu ağzından: “Dünyanızdan bana koku ve kadın sevdirildi” diyordu! “Yemen illerinden rahmet kokusu alıyorum” diyordu! Kötü kokular ile azap olunacağımız bir yere karşı beni uyarıyordu!

Anlayamıyordum. Ulemaya sordum. “Reyhan, rızık demektir” yanıtını aldım. “Vakı’a” nedir, bildim. Hükemaya sordum.

“Esans (essence) hem koku, hem varlık demektir; öz demektir, -dır demektir” yanıtını aldım. Heyecanlandım. Kudemaya sordum. “Rûh, güzel koku demektir; âlemler ise varlığın kokusunu bile almamışlardır.” yanıtını aldım. Durup düşündüm.

Havayı kokladım. “Hüve”yi kokladım. Elvan elvan kokusu geliyordu, yâr oturmuştu yele karşı.” Âşıktım. Ama yârimin sadece kokusunu hissedebiliyordum. Yani özünü ve esansını… Akıl etmenin yetmeyeceğini, hissetmenin gerektiğini anladım. Hiç tanımadığım insanlar, “scent” demişler, bununla hem kokuyu hem hissetmeyi kastetmişlerdi. Koku, görünmeyen bir izdi. İz, özdü. Essential olan, temel olan O’ydu. Eski olan O’ydu.

Sonu olmayan bu hikâye, artık başımı döndürüyordu. Sarhoştum. Ve nihayet O, bana acıdı da daha fazla yorulmayayım diye tekrar annemin rahmine ekti beni. Doğru ile yanlışın olmadığı, cennet denilen o bahçeye… Yeniden doğacağım için sevinçliydim. Henüz gözlerim olmasa da; doğar doğmaz, düşer düşmez O’nun kokusunu izleyeceğimi biliyordum.

Yazar Hakkında

Bertan Rona

Yorum Yaz

Yorum Yazmak İçin Buraya Tıklayın

En Çok Okunan Yazılar

Ekim Sayımız Yayımlandı

Herald

Ekim sayımız yayınlandı. 10. sayımızda "Gönül" dosyası ile okurlarımıza merhaba diyoruz. Şakir Kurtulmuş ve Mahmut Bıyıklı ile yaptığımız söyleşiler Ekim sayımızda.

Hemen Oku!