Ömer Tuğrul İnançer ile “İnsan ve Musiki” Üzerine Söyleşi

Ömer Tuğrul İnançer ile “İnsan ve Musiki” Üzerine Söyleşi

Biz kimiz hocam? Nereden geldik ve nereye gidiyoruz?
Dünya’da cevabının bulunması gerekli, en önemli sual. Herkes kendine göre cevap verir. Dünya’yı, nasıl yaratıldığı hakkında düşünenler bu sualin cevabını veremezler. Dünya’nın neden yaratıldığını düşünenler bu sualin cevabını vermeye yaklaşmışlardır. Biz, kendimize haddinden fazla değer veren benlik sahibi varlıklarız. Halbuki bir yaratıcının eseri olduğumuzu unutmamalıyız. Madem ki eser vardır onun bir müessiri olduğunu düşünmekten nefsimiz bizi engelliyor. Bunun için bir nefis terbiyesinden geçmek lazım. Nefis terbiyesi tahsili yapmak lazım ki, bu cevabı verebilelim. Bu cevap çok subjektif olduğu için genel olarak “biz şuyuz, şuradan geldik, buraya gidiyoruz” demem hiç bir mana ifade etmez, sadece beni bağlar.

Günümüz insanı gündelik meşguliyetleri sebebiyle kendi iç dünyasından oldukça uzak kalıyor. Maneviyatın hayatımıza etkisi nedir? İç dünyamıza yönelmek için neler yapmalıyız?
Benlik terbiyesinden geçmemiz lazım. Egomuzdan kurtulmamız lazım. Günümüzdeki moda sözlerden biri olan; “kendi ayakları üzerinde dursun” lakırdısının batıllığını anlamak lazım. Biz kendi ayaklarımız üzerinde durmak için yaratılmadık. Biz cemiyet halinde yaşamak için yaratıldık. Fert elbette önemlidir ama toplumu dışlayarak fert olunamaz, olunmuyor. Böylelikle saadeti, mutluluğu yakaladığını zannedenler sonunda intihar ediyorlar. Hakiki bir iç dünyaya dönüş olmadığı için insanlar oyalanmak ve avunmakla vakit geçiriyorlar. Halbuki oyalanmak ve avunmak yetmiyor, sonunda uyuşmaya başlıyorlar. Başta içki olmak üzere. O da yetmiyor sapıklıklar başlıyor. O da yetmiyor, intihar oluyor. İntihar edenlerin çok azı bir hastalık neticesinde intihar ederler. Diğer intihar edenler hep bunalımdan intihar ediyorlar. Teslim olamamak, “ben” demek; bütün hastalıkların sebebi o. Günlük meşguliyet dediğimiz şey aslında oyalanmak ve avunmak. Büyük şehirler inşa ediyoruz. O kalabalıklar içinde yapayalnız yaşıyoruz. Bir yerden bir yere ulaşmak zaten hayatımızın önemli bir kısmını alıkoyuyor. Özellikle her evde aslında bir öğretmen gibi olması icap eden televizyonlar, birer hayat bombası gibi zaman öldürücü bomba olarak duruyor. İsrafın haram olduğu hakkında genel bir bilgimiz var. Ama vakit israfı ile ilgili hiçbir şeyin farkında değiliz. Maddi israfların büyük bir kısmı yerine konabilir ama israf olan zamanı kimse geri getiremez. O büyük israfı önleyebilmek için iç dünyaya dönmek lazım ama bu iç dünya kendi kendimize olacak bir şey değildir.

Neyi hatırlamalıyız?
Birinci suali hatırlamalıyız. “Nereden geldik, neredeyiz, nereye gidiyoruz? ” Bir de “neden? ” “Nasıl” değil, “neden”. Çünkü nefis nasılı araştırır, gönül nedeni araştırır. Gönlümüz körelmiş. Çünkü gönlün gıdası sevgidir. Sevginin gıdası izhârdır. İzhâr, yani dışarıya belli etmek. Muhataba iletmek. Zahir kılmak. Sevgini söyleyeceksin, söylemekte bir fiildir. Yaşayan bir sevgi gönlü cilalar.

Ama biz sevmeyi değil, menfaat elde etmeyi sevmek zannediyoruz. Sevmek, vermek demektir. Almak değil, istemek bile ayıptır. Sevgi mesleği vermek mesleğidir. Sevgimizi belli etmeyi terbiyesizlik zannettiğimiz için çocuklarımızda sevgisiz büyüyorlar. Ben çocuğumu beşinde uyurken severim diyen bir sürü iskele babası var. Eskiden iç içe oturan ailelerde büyüklerinin yanında anneler-babalar çocuklarını sevemezlerdi ayıp olarak görürlerdi. Niye ayıp? Hazreti Fatıma(r.a), Mübarek babasının(s.a.v) yanında çocuklarını seviyor muydu, sevmiyor muydu? Seviyordu tabi. O zaman sen kimsin? Nereden çıkardın böyle bir adeti. Nereden çıkardın böyle bir adeti!?

Müziğin tasavvuftaki yeri nedir?
“Müziğin hayattaki yeri nedir” diye sormak lazım. Çünkü tasavvufu hayattan ayrı olarak görmek lâik kafaların işidir. Müslüman lâik olamaz. Çünkü yaptığı her işte Allah rızasını gözetmek ve onun emrine uymak durumunda olan bir Müslüman din ayrı, dünya ayrı diye; aslında tevhide muhalif bir düşünce tarzının içinde olamaz. Dolayısıyla din hayattır. Din tapınma değildir. Tapınma dinin bir bölümüdür. Ama tapınmadan ibaret zannediliyor. Dolayısıyla mûsîkî hayatın içinde var olan bir şeydir. Elbette dinde de vardır. Dinin mükellefiyetlerinin edasını öğreten şeriatın yanında muhabbetin izharını öğreten tasavvufta da vardır. Çünkü her şeyin ahenkli ve ahenksizi olur. Sesin ahenklisine mûsîkî, ahenksizine gürültü denir. Sözün ahenklisine şiir, ahenksizine lakırdı denir. Renk ahenksizse hiçbir şekil ortaya çıkmaz. Ahenkli olarak bir yere kullanırsan resim olur, hat vs. olur. Yani ahenk ve ahenksizlik.

Sizce Tasavvuf Musikisi ile ilgilenenlerin sayısı azalıyor mu?
Tasavvufun kendisi kurumsal olarak olmadığı için tasavvuf mûsîkîsi ne imiş diye inceyenler var. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde sadece dini mûsîkî okutulan bir bölüm var. Yeni açıldı. Çok güzel bir şey. 4 sene boyunca dinî mûsîkî okuyor çocuklar. Bunun dışında tabi tekke mûsîkîsi ve cami mûsîkîsi okuyorlar.

Sizin nezdinizde Tasavvuf Musikisi’nin temsilcileri kimlerdir?

Mûsîkînin evvel temsilcisi bizatihî tabiatın kendisidir. Eğer duyabiliyorsan Giresun’daki bir galvaniz damın yağmur tıkırtısı, bir şelalenin akışındaki gürültü, bir musluktan damlayan “şıp şıp” sesi.. İstanbul bu kadar kalabalık değilken Hacı Osman Bayırına biz bülbül dinlemeye giderdik. Gün doğumu vaktinde bülbül cayırtısı dinlerdik. Hepsinin yeri bina oldu şimdilerde. Artık insan gürültüsü var, trafik gürültüsü var. Kanarya şakırtısından, bülbül nağmesine kadar esas bunların yaptığı mûsîkî. İnsanların yaptığı mûsîkî, tabiattaki mûsîkînin taklididir.

Dünyevi mesleğiniz avukatlık. Günümüz insanı “adaletsizlikten” şikayetçi. Bunun sebebi sizce nedir?
Ben de şikayetçiyim. Bir kere geç gelmiş adalet, adalet değildir. Türkiye’de ne yazık ki adalet sistemi çok yavaş işlediğinden artık kızdığını mahkemeye vermek bir süründürme tehdidi olarak kullanılıyor. Senelerce devam eden davalar var evvela bu bitirilmeli. Adalet yalnızca mahkemede temin edilmez. Doğru düzgün bir adalet eğitimi değil de maarifi verilse bu kadar adaletsizlik olmaz. Çünkü kanunlar suç işleyen ama azınlıkta olan insanlar için çıkarılır. Özellikle Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle ” biz milletin amiri değil, hizmetkârıyız” sözü yüzde yüz doğru bir söz. Ama henüz bütün devlet memurları öyle değil.

Yakın zamanda gerçekleşmesini planladığınız çalışmalarınız varsa okurlarımızı haberdar eder misiniz?
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) toplumumuz tarafından az tanındığı falan değil, hiç tanınmadığı fikrindeyim. Zat-ı seniyyesinin varlığından haberdar olmak onu tanımak demek değildir. Ayrıca onu tanımak onun biyografik hayatını bilmek demekte değildir. Onun en yakınları olan zevceleri, arkadaşları, düşmanları, çocukları, torunları, arkadaşları, tanıdıkları (r.a.h) hepsini tanımak ve onlarla olan münasebetleri bilmek gerekiyor. Bunları tanıtmak için bir çalışmam var. Bir de tasavvuf ve mûsîkî üzerine bir kitap tezgahta duruyor. Bunların üzerinde çalışıyorum.

Dilhâne’nizde yer edinmiş bir vecizeyi bizimle paylaşır mısınız?
Gönül gönüldür olsa da göğsünde bir kahpenin,
Onu yıkan gitmesin tavafına Kabe’nin

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Estağfurullah, ben teşekkür ederim.

Beğen  1
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir