Cuma, Temmuz 19, 2019
Dilhane > Editörden > Okumak Üzerine

Okumak Üzerine

Niçin Okumuyoruz / Okuyamıyoruz ya da Neden Okumalıyız?

Konu başlığımızı bu şekilde belirlememiz sebebi ile Okumayı bir gereklilik, Okumamayı da bir sorun olarak gördüğümüz anlaşılmıştır. Evet, okumak bir gerekliliktir. Tıpkı yiyip-içmek, barınmak ve giyinmek gibi… Hatta okumak, materyalistik eğitim sisteminin bizim zihinlerimize kazıdığı bu ihtiyaçlardan daha da büyük bir ihtiyaçtır. Peki, bu hükmü verir iken başvurduğumuz kaynak ne ? Hangi deliller ile okumayı bu derece yüksek bir mertebeye oturtuyoruz kendi yaşantımızda ve zihnimizde? Elbette ki, başvurduğumuz kaynak Kur’an-ı Kerim ve yine o muazzam kitabın hayat bulmuş hali olan Resul-ü Zişan’dır. Delillilerimizde o mukaddes kitabın ayetleri ve Peygamberimizin mübarek sözleridir. Hepimizin malumudur ki, “Oku” Allah’ımızın ilk vahyi ve dinimizin ilk emridir. Bu ayet muhkem bir ayettir ve emri katidir. Burada hiçbir şek şüphe yoktur. O halde bizlerin birer Müslüman olarak ilk yapmamız gereken fiil okumak olacaktır. Okuyacağız da nasıl okuyacağız ? İlme ne şekilde yaklaşacağız ve kitap ile nasıl bir rabıta kuracağız? İlk sualden başlayacak olursak, yine ayetin devamında tarif edilen şekilde Yaradanımızın adı ile okuyacağız. Yani, O’nun istediği şekilde her bilgiye Kur’an’ın gözü ile bakacağız, kıstasımız dinimiz olacak. Diğer suallerin cevabı ise, peygamberimizde. Hatırlayacak olur isek o bu ayete mukabil olarak peygamberimiz “Ben okuma bilmem” demişti yani bilmediğini bilmişti, nefsini ayaklarının altına alıp kendini tanımıştı. İşte bizler de, ilme yaklaşır iken tıpkı Resulümüzün yaklaştığı gibi yaklaşmalıyız, bilmediğimizi kabullenmeliyiz. Ve sürekli halde bir talep hali içerisinde olmalıyız, aç bir şekilde  kitabın kapısına varmalı onu vasıta kılıp Allah’tan ilim talep etmeliyiz. Hocamız, kitabımız olmalı.

Niçin Okumuyoruz / Okuyamıyoruz ?

Her hususta olduğu gibi bu hususta da zor olan “nasıl” sorusunu sormaktan ziyade “niçin” sorusunu sormaktır. Çünkü asıl mesele, bir olayın, oluşun veya oluşumun hangi gerekçe ile meydana geldiğini yahut getirildiğini çözmektir. Zaten, işi sebebe bağladıktan sonra sorulan bütün sorular zirveden veya optimum noktadan inmek kadar kolay olacaktır. Bunları söyledikten sonra asıl gelmek istediğimiz nokta: Okumak ihtiyacımızı ve sorumluluğumuzu hangi sebep ile gerçekleştirmediğimiz veya gerçekleştiremediğimizdir. Bizce bu sorunun birçok nedeni var. Bunları maddeleyecek olursak;

  1. Okuduğunu/Olduğunu zannetmek.

Bu kişinin kendi egosundan kaynaklanan bir zaafıdır

  1. Okuma/Olma ihtiyacına yani yukarıda savunduğumuz teze inanmıyor olmak.

Bu sebep, kişinin maruz kaldığı materyalistik eğitim ile alakalıdır. Bu kişinin zihnine daha kendisi küçücük bir çocuk iken insanın temel ihtiyaçlarının sadece yemek, barınmak ve giyinmek olduğu kazınmıştır.

  1. Okuyacağına/Olacağına inanmıyor olmak.

Bu da iki türlüdür;

  • Ya ben okusam/olsam n’olcak şeklinde

Kendi bünyesinde ve zihninde aşağılık kompleksi bulunduran insan bu sebep ile okumuyordur.

  • Ya da olmaya yani ermeye inanmamak şeklinde olur.

Bunun temel sebebi, zihni sekülerleşmiş yani tamamen dünya ile içli dışlı olmuş olan insanın okumanın/olmanın hayatın olağan döngüsünde yer almadığı inancıdır.

Okumamamızın/Okuyamamamızın kanaatimizce nedenlerini sizlere maddeleyerek anlattık. Umarız ki, muvaffak olmuşuzdur. Şimdi, değinmek istediğimiz bir başka nokta da okumak fiilinin gayesi ve hedefidir.

Okumanın/OkumamızınHedefi Nedir ?

Hayatta her hareketin bir sebebi ve gayesi vardır. Nihayetinde varmak istenilen hedef tutturulur veya tutturulamaz. İş nihai noktaya getirilinceye kadar kişinin mesuliyetindedir. Netice ise sadece Allah’ın takdiridir. Tahmin edeceğimiz üzere okumak fiilinde de aynı kaide geçerlidir. Okumanın, Allah’ın emri olduğunu ve ibadet vasfını taşıdığını belirtmiştik. Dolayısıyla, bu fiil tam anlamı ile yerine getirilir ise mükafatı -tabi, burası Allah’ın takdirindedir- Rızaullah olacaktır. O halde, okumanın asıl hedefi bu olmalıdır.

Okumanın/Okumamızın Gayesi Nedir ?

Gaye ile hedef, çoğu kez birbirleri ile karıştırılır. Yakın anlamda olmalarına rağmen aynı anlamda değildirler. Hedef, daha çok varılmak istenen noktadır. Gaye ise bir fiile gerçekleştirir iken elde etmek istediğimiz kazanımlar bütünüdür. Örnek verecek olur isek, futbol öğrenmek için futbol akademisine giden bir genç düşünelim. Bu gencin hedefi, futbolcu olmaktır. Gayesi ise şut çekmeyi, orta açmayı ve pas vermeyi vs. öğrenmektir. Konumuz özelinde değerlendirmeyi ise aslında daha önce yapmıştık. Okumanın hedefi her ibadette olduğu gibi Allah rızasıdır. Gayesini ise yine yukarıda ‘Niçin Okumuyoruz/Okuyamıyoruz ?’ bölümünde birçok defa dile getirmiştik. Evet, okumanın gayesi olmak yani ermektir. Peki, ne olmak ya da neye ermektir, okumak? Elbette, iyi insan yani Allah’ın istediği şekilde yaşayan ve diğer insanlarıda bu yaşantıya davet eden insan olmaktır. Ermektir… Vuslata ermektir, aydınlığa ermektir. Hayra, iyiliğe ve güzelliğe ermektir. Bu gayelere nasıl ulaşacağız, peki? Her kitap iyi olmaya, güzel olmaya teşvik eder mi? Burada da Resulümüzün mübarek sözleri hatırımıza geliyor: fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırım. O, sığınıyorsa bu demek oluyor ki bizim de sığınmamız lazım. Neyden sığınmamız lazım? Boş kitaplardan… Süslü, püslü kitaplardan…  Sanki fotoğrafını çekip İnstagramda paylaşmak için var edilmiş gibi muamele edilen popüler kültürün esiri olmuş dergilerden. Peki, nereye sığınmalıyız ? Allah’a… Onun kitabına. Bizim kitabımıza. Yani, o muazzez kitabı daha iyi anlayıp, daha iyi yaşamak için yazılmış olan bütün eserlere. YANİ ÖZÜMÜZE…

Okumak, yani olmak için özümüze dönmeliyiz. Geleneğimize dönmeliyiz. Modern ve çağdaş klasikler edebiyatını bırakmalıyız artık. Kendi klasiklerimizi okumalıyız. Olmanın mektebine yani tasavvufa kaydımızı bir an önce yaptırmalıyız. Avrupalı gibi olmamalıyız. Onlar okuyorlar. Onlarca, yüzlerce belki de binlerce okuyorlar. Ama nafile okuyorlar. Çünkü olmak için okumuyorlar. Onlar sadece zevk almak için, bir fikir danışmak için okuyorlar. Faydasını görüyorlar mı? Hayır, görmüyorlar. Gördüklerini zannetseler de görmüyorlar. Onlar ilerlediklerini sanıyorlar, -sadece teknik anlamda ilerleyebilmişlerdir. Ki bu da onlara, tabiata meydan okuma cesaretinden başka bir şey vermemiştir. Tabiatı tahakküm altına almaya çalışmışlar ancak nefislerine köle olmuşlardır. Halbuki yerin dibine battılar. Onların, bu halini en iyi şekilde tasvir eden yine mukaddes kitabımızdır: onlar, sırtlarını bir yığın kitap yüklenen eşek gibidirler… O, kitapların onlara hiçbir menfaati yoktur. Aksine zararı vardır. Bizler inanıyoruz ve biliyoruz ki, o eşek o kadar yükü bir gün kaldıramayacak ve yerin dibini boylayacaktır.

Okumanın Vebali Nedir ?

Şöyle baştan sona doğru bir toparlama yapacak olur isek okumak, ilk önce bir ibadettir. Bu neden ile tam olarak yerine getirilmesi takdirinde mükafatı Allah rızasıdır. Gayesi ise daha iyi bir insan olmaktır. Yani öyle kitaplar okumalıyız ki, okumadan önceki halimiz ile sonraki halimizde olumlu anlamda bayağı bir fark olmalı. Okumak aynı zamanda bir ihtiyaçtır. Çünkü insan, doğduğu gibi ölmek için dünyaya gelmemiştir. Nefsinin mertebesini, en azından mutmainneye çıkarmak mecburiyetindedir. Tabii, bu gerekliliğin yerine getirilmesi için birçok farklı yöntem mevcuttur. Birisi çok iyi bir marangoz olur. Allah rızası için çalışır. Marangozhaneyi, bir mektebe çevirir. Orada insanları irşat eder. O kişi irfan sahibidir ve zaten olmuştur. O kişi, bütün kitapların o kitabın daha iyi anlaşılması için var edildiğinin farkındadır ve o kitabı çok iyi okumuştur. Bir başka kişi, somuncudur. Her gün sabah akşam gezer halka ekmek dağıtır. Sadece Allah rızası için. O arada bir fırsat bulup, insanlara Allah’ı anlatır. O kişi de olmuştur. Hiç mektep bitirmese dahi, olmuştur. O satıcı gibi gözükse de, bir davetçidir. Allah’a davetçi.

Diyeceğim odur ki, okumanın ve olmanın vebali davet etmektir, anlatmaktır, çağırmaktır. Çünkü, “oku” emri ile beraber peygamberimiz tebliğe başlamıştır. O, ilk vahiyden sonra Din-i Celil-i İslam’ı insanlara var gücü ile ve Allah’ın inayeti ile anlatmıştır. Bu olay döngüsünü, bizim ecdadımız hatta avam diye küçümsenen halkımız çok iyi okumuştur, çok iyi analiz etmiştir. Öyle ki, hani Anadolu’da, köylerde düğünler olur. Şu, Mevlit-i Şerif okunan düğünlerden bahsediyorum. O düğünlerin ev sahipleri, çağırmak istedikleri eşleri, dostları, akrabalarına davetiyeler gönderir. O insanlarda, düğün evine gelir iken yanlarında bir hediyelik ile beraber gelirler. İşte, o hediyeliğin adı okuntudur. Okuntu, yani davete icabet edildi. Ayrıca, yine ecdadımızın medreselerde okuttuğu Sarf-Nahiv isimli Arapça Gramer kitapları vardır. O kitaplardan Nahivin Avamil bölümünde benim hatırladığım kadarı ile şöyle bir misaller dizgisi vardı:

– Alimler helak oldu, ancak ihlaslı olanlar müstesna.

– İhlaslı alimler de helak oldu, ancak ilmi ile amil olanlar müstesna.

İlmi ile amil olmak ne demek? İlmin gereğini yerine getirmek. İlmin hem kendimize öğrettikleri ile amel etmek hem de ilmin zekatını vermek. İlmin zekatını vermek nasıl olur? İnsanlara o ilmi anlatarak olur. Hatta o ilmin kaynağını anlatarak olur. Allah’ı anlatarak olur.

Rabbimiz bizi okuyan, okutan ve olanlardan eylesin…

Selam ve muhabbet ile…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir