Pazar, Ekim 20, 2019
Dilhâne > Yazılar > Mustafa Kutlu Bizim Neyimiz Olur?

Mustafa Kutlu Bizim Neyimiz Olur?

Uzun zamandır şahsî meselelerimden dolayı yazamıyordum…
Ve yine uzun zamandır ertelediğim bir yazı konusu var: Mustafa Kutlu…

Evvela neden bu konuyu seçtiğime değinmek istiyorum. Birkaç ay evvel, yaşadığım şehir olan Eskişehir’den, 70 km uzaklıkta olan köyüme gidiyor idim. Eskişehir merkezle köy arasında çalışan bir midibüse bindim. Otobüsün şoförü sigara içiyordu. Pek alâkası olmamakla beraber; aklıma Mustafa Kutlu’nun Mavi Kuş’undaki ‘Kenan’ geldi. Hani yolculuklarda muhakkak surette hıyar, marul falan yiyordu… İşte aklıma o geldi. Mavi Kuş geldi

Yine bir gün annemle pazara gitmiştik. Pazarda alacaklarımızı alırken, aklıma üstat Kutlu’nun “Rüzgârlı Pazar”ı geldi.
Hayallerime, hırslarıma, ulaşmak istediklerime, sürekli aklımda büyüttüklerime bakıyorum da aklıma yine Kutlu’nun bir diğer eseri Chef’i geliyor.

Sonra ne zaman bir tren, otobüs yolculuğu yapsam aklıma “Tirende Bir Keman” gelir. Trende bitmiş hayatlar… Tam bir bitiş… Derken Uzun Hikâye… Yeni bir hayatın anahtarıdır tren bu sefer… Mustafa Kutlu, ümittir, yeniden başlangıçtır, aşktır, aşk ile yapmaktır. Sahi, ben size Mustafa Kutlu’yu ‘Uzun Hikâye’ eseriyle tanıdığımı söylemiş miydim?
İyi ki tanımışım… Mustafa Kutlu bir başkadır be azizim…
Kısacası Kutlu, edebiyatta bizim anamız, babamız olur. Abimiz olur, kardeşimiz olur, ablamız olur. Dostumuz, sırdaşımız, yârimiz, yâranımız olur.

Eserleriyle öyle kuşatmış ki hayatımızı… Yok, yok; eserleri kuşatılmışlıklarımızı öyle barındırır ki; herkes bir şey bulur onda… Gelmeyen haberde, beklediğimiz sonuçta “Menekşeli Mektup”u anımsarız… Sonra “Kapıları Açmak’’ta ah ederiz yapamadıklarımıza, elimizden kaçan fırsatlara…

Hani Kutlu’nun kitaplarında akışın içine ‘Kutlu akışı’ girer. Kendiyle konuşur üstat. Ama bu kendisiyle konuşması içimizde yankılanır. Sonra bir bakmışız, üstat gibi biz de kendimizle konuşur olmuşuz.

Her zaman derim:
Kitapların bir kaderi vardır… Vakti gelince okunur…
Yine derim:
Her kitabın tesiri başkadır üzerimizde… Bazı kitaplar bir kez okunur, bir daha yüzüne bakılmaz. Bazı kitaplar bir kez okunur, üç kez okunur, yedi kez okunur. İşte bu kitaplar okurunu da değiştirir. Değiştirmekle kalmaz, okuruna libas biçer sayfalarından, satırlarından…

Kimi zaman ‘Nur’ oluverir içimiz… Durduğu yerde duramayan, kendinden gayrı herkese yardımı dokunan ama kendinde karar olmayan… Ya da Süleyman ile karısı Zinnure gibi uçsuz bucaksız, çıkışı olmayan ve hatta kimsenin çıkışı bilmediği bir lunapark misali efkâr girdabında kalmışlığımız…
Sevgili okur; diyebilirsin ki “Bu Böyledir” deki lunaparkta kalmakla efkâr girdabının ne alakası var?
Cevaben derim ki: Bu lunaparktaki girdap beni bağlar, seni bağlamaz ey okur. Mühim olan girdaba ne yüklediğindir.

Aaa, Mustafa Kutlu da böyle giriveriyor kitaplarında. Kendi giriveriyor ama kendi kendine çıkmasını da iyi biliyor. İşte galiba biz bunu beceremiyoruz. Eee biz “biz de Mustafa Kutluyuz” demiyoruz ki… Neyse… İnsanız, bazen olmayacak işlere giriyor, beyhude ömür geçiriyoruz… İçimizde göl kadar umutlar, elimizde derya nispetinde hayal parçacıkları… Hani çorak bir kayadan tarla çıkaran, mahsul çıkaran çiftçinin göl kadar umudu… Mahsuller çıkmasına çıkmış ama eserin sonuna bir bakıyorsunuz; kimse uğramıyor, kimse bakmıyor çıkan mahsule… Kimse uzanmıyor mahsul çıkaran ele… Bu hayâl kırıklığı, düş ölümü değil de nedir? ‘Bu Böyledir’…

Ölüm dedim de aklıma ‘Hesap Günü’ geldi. Tıpkı vardığım her cenazede, gördüğüm her tabutta olduğu gibi… Hatırlayın; cenazeye gelenler nasıl da içinden merhumla konuşuyor, merhuma ettikleri kelekleri İtiraf ediyordu. Bazıları da tamamen iç muhasebesine dalmış, kendi kendine konuşuyordu. Ben de öyle içimle konuşurum işte. Bu da Mustafa Kutlu’dan kalma bir meziyet…
Meziyet?
Meziyet… Öyle bir meziyet ki; zihnimdeki sorular, sorunlar yüreğimi değil ama bacağımı tıklatıyor…
Hah; hep bu cümleyi kurmak istemiştim, kurdum işte. Ben de bir öykücüyüm artık… mı acaba?!
Yok artık; aç tavuk kendini darı ambarında sanırmış… İşte yine tıklıyor ‘Huzursuz Bacak’

Hâsılı herkes kendince bir şeyler bulur Kutlu’nun eserlerinde… Sadece kendini bulmaz… Mekânlarda da bulur kendini… Pazarda, köyde, tarlada, meydanda… Yazarın sırrı da buradadır. Ehl-i tasavvuf da bulur, düşkün, garipte bulur…

Her meslek grubu, her yaş grubu… Çünkü Mustafa Kutlu candır… Hakikaten candır. Yoksa hangi yazar herkesi kucaklayabiliyor ki 100 küsur sayfada…

Uzun zamandır yazmıyor idim. Uzun zamandır da Mustafa Kutlu’yu yazmak istiyor idim. Ben bu yazımda uzun zamandır yazmayışım ile uzun zamandır Mustafa Kutlu yazmak isteyişimi birbirine bağladım haddim olmadan ve ortaya bu satırlar çıktı…
Şimdi okuduktan sonra eğer isterseniz alın, sizin olsun bu satırlar. Yok, eğer istemezseniz, yine bizim olsun, silin belleğinizden… Ne demiş üstat; ‘Ya Tahammül Ya Sefer’

Vesile ile ‘Dilhâne’ Ailesine merhaba demek istiyorum.
Gayesi ‘gönül evine dâhil olmak olan ve böylesine nâzenin isme sahip bir derginin, amatör veya çaylak da olsa yazarı olmak beni memnun ediyor.

Tahir Ceyhun Yıldız
1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.
http://www.dilhane.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir