Pazar, Ekim 20, 2019
Dilhâne > Yazılar > Mürşidi Resulullah Olan Padişah: Yavuz Sultan Selim

Mürşidi Resulullah Olan Padişah: Yavuz Sultan Selim

Osmanlı’nın en zinde sultanlarından, 8 yıla 80 yıllık fütûhat sığdıran ve dahi hilâfet makamını kazandıran, ‘aşılmaz’ denilen çölleri aşan, akılsız ve Ehl-i Sünnet’e, ashâb-ı kîrama sebbeden -söven- Safevî Şah İsmâil’e haddini bildiren Yavuz Sultan Selim hakkında birkaç kelâm edeceğiz bu yazımızda…

‘Yavuz’ diye bildiğimiz Sultan 1. Selim Hân, kuvvetli bir ihtimal olarak 1470’te babası II. Bayezid’in sancak beyi olarak bulunduğu Amasya’da doğdu. Annesi Dulkadıroğlu Alâüddevle Bozkurt Bey’in kızı Ayşe Hatun’dur (bazı kaynaklarda annesi Gülbahar bint Abdüssamed diye gösterilirse de bunun bir yakıştırmadan ibaret olduğu anlaşılır.) Osmanlı belgelerinde adı Selim Şah diye geçer. Ancak daha kendi döneminde sert mizacı, cesareti ve ataklığı sebebiyle “Yavuz” lakabıyla tanınmıştır.

Yavuz’un bilinen ilk görev yeri Trabzon sancağıdır. Buraya tayin tarihi bazı arşiv belgelerine göre 1485’dir. Annesi yanında olduğu halde geldiği Trabzon’da 1510 yılına kadar yaklaşık yirmi beş yıl sancak beyliği yapmıştır. Şehzade Selim’in Trabzon’daki idarecilik yılları ona ileride kısa sürecek saltanatı için çok iyi bir tecrübe kazandırdı. Trabzon’da iken, Amasya’da bulunan ağabeyi Ahmed’in taht için en başta gelen aday sıfatıyla öne çıktığını fark eden Şehzade Selim bu ‘oldu-bitti’yi kabullenmedi. Böylece bir taraftan kardeşleri, diğer taraftan babasıyla taht için zorlu bir mücadeleyi göze almaktan çekinmedi. Birçok mücâdelenin sonunda II. Bayezid, ağır baskı karşısında tahtından oğlu lehine feragat etmeye mecbur oldu. Böylece I. Selim dokuzuncu Osmanlı hükümdarı olarak tahta çıktı (7 Safer 918 / 24 Nisan 1512).

Selim Han, resmen saltanatını ilân ettikten sonra ilk iş olarak iktidarını sağlamlaştırmaya çalıştı. Tahta ortak olabilecek kardeşleri Ahmed ve Korkud’un bertaraf edilmesi konusuna öncelik verdi. Saltanatını terkeden II. Bayezid, Dimetoka’ya gitmek üzere İstanbul’dan çıkışının ardından 25 Rebîülevvel 918/10 Haziran 1512’de Abalar köyünde vefat etti. Şehzade Selim’in babasını zehirlettiğine dair söylentiler Batı kaynaklarında yer bulmakla birlikte bu hususa İslâm kaynaklarında itibar edilmez. Yavuz önce Şehzade Korkud’u yakalatıp öldürttü. Daha sonra 1513’te Yenişehir Ovası’nda Şehzade Ahmed ile karşı karşıya geldi ve bu cengde Şehzade Ahmed savaş meydanından kaçmaya çalışırken yakalanıp öldürüldü. Böylece Yavuz Sultan Selim tahtını sağlamlaştırmış oldu. Bundan sonraki hedefi ise Osmanlı Devleti için ciddi bir dinî ve siyasî tehdit unsuru olan Şah İsmâil olacaktı. Biz bu yazımızda Sultan Selim’i her ayrıntısıyla anlatmayacağız elbette.

Hasan Ağa’nın rüyâsı!
Bir gün Yavuz sırdaşı Hasan Can’ı, huzuruna çağırttı. Sohbet esnasında ona, “Anlat bakayım Hasan, bu gece nasıl bir rüya gördün?” diye sordu. Hasan Can, anlatmaya değer bir rüya görmediğini söyleyince Yavuz ona, “İnsan bütün bir gece uyur da hiç rüya görmez mi? Herhalde bir rüya görmüşsündür” diye ısrar etti. Bir şey hatırlayamayan Hasan Can mahcup oldu. Daha sonra bir vesile ile rüyayı Kapı ağası Hasan Ağa’nın gördüğünü öğrendi ve kendisine anlattırdı. Ağa şöyle dedi: “Bu gece Harem dairesi nur yüzlü kimselerle doldu.

Sultânın kapısı önünde de ellerinde birer sancak bulunan dört kişi duruyordu. En öndeki zatın elinde Sultânımızın sancağı vardı. O zat bana dedi ki: ”Biz neye geldik, bilir misin? Ben de: “Buyurun!” dedim. Bunun üzerine: “Şu gördüğün mübarek kişiler, Rasûlullah Efendimiz’in ashabıdır. Hepimizi Rasûl-i Ekrem Efendimiz gönderip Sultan Selim Han’a selam söyledi ve buyurdu ki: “Harameyn’in (Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’nin) hizmeti kendisine verildi, kalkıp gelsin!..«

Bu gördüğün dört kimsenin birisi Ebû Bekr-i Sıddık, diğeri Ömerü’l-Fâruk, bir diğeri de Osman-ı Zi’n-nureyn’dir. Ben de, Alî bin Ebî Talib’im. Bunu hemen varıp Selîm Han’a müjdele” dedi ve aniden hep birlikte gaib oldular.«
Hasan Can, Hasan Ağa’nın rüyasını Sultan’a aynen nakletti. Padişahın mübarek yüzü kızardı ve gözlerinden sevinç yaşları boşanarak: “Ey Hasan Can! Sana demez miyiz ki, biz, bir tarafa me’mûr olunmadıkça hareket etmeyiz. Ecdadımızdan her biri evliyalıktan nasibini almışlardır. Her birinin nice kerametleri vardır…” dedi. Sonradan anlaşıldığı üzere, meğer Sultan da o gece aynı rüyayı görmüştü.

Burada bir menkıbe daha nakletmek isteriz: Selim Han zamanında, çok fakir bir adam borçlarını ödeyemeyince zora düşmüş ve sabah soluğu Yavuz Sultan Selim’in yanında almıştı. Huzura kabul edilen adam: “Sultanım, bana bir kese altın verecekmişsiniz” dedi. Selim Han ihtiyatla yaklaştı adama ve: “Vereyim vermesine de bir sebeb söyleyecek misiniz?” der.

Fakir: “Ben dün gece herkesin yattığı, bir saatte kalktım, iki rekat namaz kıldım ve sonra: “Ya Rabbi! Sana yöneldim. Bana verdiğin derdin dermanını Sen’de aramaya geldim. Uğruna on sekiz bin âlemi yarattığın Habibi’nin ümmetiyim. Dostlarının müntesibiyim. Onların hatrına Sen’den derdime derman diliyorum. Biliyorsun ki; ben fakir bir kimseyim. Çalıştım, elimden geleni yaptım ama borçlarımı ödemeye mâlim olamadım. Bu nedenle elimden gelmeyenler için Sana sığınırım. N’olur; beni hanımıma, çocuklarıma ve sevdiklerime mahcup etme! Borçlarımı ödemem için bana bir yol göster. Niyetim Sen’den ve sevdiklerinden taraf olmaktır. Herkes uyurken, kalkıp sana yöneldim. Ya Rabb! Ben üzerime düşeni yaptım, derdimi bildirdim.” dedim ve yattım. Rüyama Rasûlullâh Efendimiz sallallâhu âleyhî ve sellem geldi. Buyurdular ki: ‘Bizim Selîm’e söyle. Sana bir kese altın versin. Eğer sebebini sorarsa, her gece okuyup, bana hediye ettiği salavat-ı dün gece okumayı unuttuğunu söylersin. Onun telafisi için sana bir kese altın versin’ dedi” der, demez, Selim Han, hemen bir kese altın çıkarıp vermiş adama. Ve demiş ki: “Ne dedi, demiştin?” diye tekrar sorar. Fakir ihtiyar: ‘Bizim Selim’e söyle, sana bir kese altın versin!’ dedi Sultanım” demiş.

Çıkartır adama bir kese daha vermiş ama durmamış Sultan Selim: “Bir daha söyle, ne dedi, demiştin?” Fakir tekrar etmiş: ‘Bizim Selim’e söyle, sana bir kese altın versin!’ dedi Sultanım” demiş. Sultan, bu cevap karşısında bir kese altın daha çıkarıp vermiş ama tekrar sormuş:
“Bizim Selim mi dedi, emin misin?” Adam tekrar etmiş: “‘Bizim Selim’e söyle, sana bir kese altın versin!’ dedi Sultanım” demiş. yine, Yavuz Selim bir kese altın daha vermiş, her kesede 100 altın var, tam on yedi kese altın ederince tekrarlatmış. Sonra nedîmi Hasan Can’a dönerek:
“Duydun mu Hasan Can; Fahr-i Âlem Efendimiz, benim için “Bizim Selim” demiş.
Hasan Can ise:
“Duydum Sultanım, çok bahtiyar oldum. Öyle ki söyleyen de bahtiyar oldu” demiş ve fakire dönerek: “Sonra yine gelirsiniz efendi, olur mu?” deyip adamı göndermiş.

Yavuz Sultan Selim: “Hasan Can bu fakiri göndermeseydin, ne’m varsa öylece verirdim”

‘Aşılmaz’ denen çölü aşan padişah…
Sultan Selim, saltanatının 4.yılında 1516’da Mısır seferine çıktı. Sultan Selim, Memlukler’den daha önce İran’a yardım etmeyeceklerine dair ahid almıştı. Onlar, bu ahdi bozdukları için üzerlerine yürüdü. Memluk ordusu ile Mercidabık Ovası’nda karşılaştı. Onları, kesin bir şekilde mağlup etti. Ancak, bu zaferin tamamlanması için Mısır’a ulaşması mühimdi. Bunun için ise, 2.500 kilometrelik bir mesafeyi, Sîna Çölü’nü geçmek gerekiyordu.

O, bu güç işi hiçbir zayiat vermeden, herhangi bir ikmal güçlüğü çekmeden on üç günde başardı. Büyük bir askerî deha sayılan Napolyon bile, Yavuz’dan üç yüz yıl sonra bu işi başaramamış ve Fransız askerleri susuzluktan çıldırarak birbirlerini vurmuşlardı. Birinci Cihan Harbi’nde, yeni tekniğin verdiği imkânlarla bile bu çölün, ancak on bir günde geçilebilmiş olması düşünülürse, Yavuz’un yaptığı işin azameti daha iyi anlaşılır. Paşalar ve ordu bu çölün geçilebileceği husûsunda mütereddid idi. Hatta muhâl gözüyle bakıyorlardı. Bu amansız çöl, sanki gündüz cehennem; gece ise, bir buz diyarı idi. Gün içinde artı 50 ile eksi 20 arasında değişen bir iklime sahipti. Lakin Yavuz’un azmi ve kat’î kararı ile çöle girildi. Mürşidi Rasûlullah olan padişah… Bir müddet sonra Yavuz, atından indi, yürümeye başladı. Askerî erkân hayret ve dehşet içinde idi, “Atların bile kanının kaynadığı, zor yürüdüğü bu çölde Sultan, niye atından indi, yürümeye başladı?” diye fısıltılar başladı. Bu dehşet içinde askerî erkân da, atlarından inip, yürümeye başladılar. Paşalar, Yavuz’un arkadaşı Hasan Can’a “Ne olur Hünkâra sor. Bu acep ne iştir?” dediler. Hasan Can, Yavuz’a merakla, bu halin neyin nesi olduğunu sorunca Yavuz: “Hasan görmüyor musun, önümüzde Fahr-i Kâinat Efendimiz yürüyor!” dedi. On üç günde bu korkunç çöl, bir bulutun altında, Allah Resûlü’nün ruhaniyetleri ile geçildi. Mısır fethedildi. Yavuz, 22 Ocak 1517’de Memlukleri, Ridaniye’de tekrar mağlup etti ve bu suretle Mısır kesin olarak fethedilmiş oldu. Hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn-Sultan’ın sarığının sırrı 20 Şubat Cuma günü, Melik Müeyyed Camisi’nde okunan hutbede hatibin kendisinden “Hakimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn” diye bahsetmesi üzerine yaşlı gözlerle itiraz etti. Hatîbin ifadesini, “Hadimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn” olarak düzeltmesini istedi.

Bunun üzerine halıyı kaldırıp toprağa secde ile Rabbine şükretti. Hadimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn’liğini ifade etmek için de, sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç taktı. Hilâfet makamı bu seferlerin neticesinde Sultan Selim’den itibâren Osmanlı’ya geçti. Yavuz, Abbâsi sultanı III.Mütevekkil’den hilâfeti devralmıştı. Sultan Selim, doğuyu büyük ölçüde Osmanlı’ya kattıktan sonra yüzünü Batı’ya çevirmişti. Bu günlerde sırtında bir büyük ur -şîrpence/aslan pençesi/veba yumrusu- peydâ oldu. Hekimlerin müdahalesine rağmen hastalığı giderek ağırlaştı ve iki ay kadar ümitsiz bir tedavi gördükten sonra 8-9 Şevval 926 (21-22 Eylül 1520) gecesi sabaha karşı nedîmi ve nâibi olan Hasan Can yanında iken vefat etti. Hasan Can’ın, oğlu Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi’ye naklettiğine göre ölüm halindeyken onun tilâvet ettiği Yâsîn sûresini tekrarlarken “selâm” âyetine geldiklerinde ruhunu teslim etti. Ölümü oğlu Süleyman’ın Manisa’dan İstanbul’a gelişine kadar gizli tutuldu. 1 Ekim’de İstanbul’a getirilen naaşı oğlu ve devlet adamları tarafından şehir girişinde karşılandı ve Fâtih Camii’ne indirildi. Burada kılınan namazdan sonra bugünkü türbesinin bulunduğu Mirza Sarayı denilen yere defnedildi. Üzerine geçici olarak bir çadır kuruldu, daha sonra oğlu Süleyman tarafından buraya bir türbe ve cami yaptırıldı. Çiftbaşlılığı asla kabul etmeyen devlet için babasından ve kardeşlerinden vazgeçmiş ve dolu dolu 8 yıla 80 yıllık fütûhat sığdırmış koca padişah: Yavuz Sultan Selim… Yavuz korkusuz, gözü kara, atak demekti. Buna rağmen o; acımasız, merhametsiz, duygusuz değildi. Bugün bir gürûhun küsûratlı sayılar vererek ‘bizim dedelerimizi katletti’ demelerine bakmayınız.

Kendilerini müntesib kabul ettikleri Şah İsmail, Yavuz’un katline ferman buyurduklarından daha fazla sünnî Müslüman’ı öldürdü, çeşitli işkencelere tâbiî’ tuttu. En önemlisi de annelerimiz Hz. Âişe’ye, Hz. Hafsa’ya ve dinin seyyidleri Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Muaviye gibi sahabîlere beddua ve ağza alınmayacak küfür seânsları düzenliyordu. Romancıların gazına gelerek ceddimizi tanımamazlık etmeyelim. Ceddimize lâyık olabilmek duası ile, yazımı Yavuz’un Rasûlullah -sallâllahû aleyhi ve sellem- için meşk ettiği dizelerin taç beyti ile sonlandırıyorum:

“Ey kerem-kân-ı Resül-î Kîbrîya Kemterîndîr bu Selîm-î pür-hata
Dergehînden îltîca eyler ata, El-meded ey ma’den-î Nur-î Hüda”

Tahir Ceyhun Yıldız
1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.
http://www.dilhane.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir