Mümin Numan Munis ile Söyleşi

Tasavvuf büyükleri hakkında bildiklerinizden istifade etmek isteriz. Aklımıza takılan bazı şeyler var. Tasavvuf nasıl ortaya çıktı; tarikat kurucusu denildiğinde neyi anlamamız gerekir? Bu zatların sahabeyle olan bağlantısı nedir?

Bu üç soruyu tek bir çerçevede cevaplayalım. Tasavvuf, İslâm’dan ayrı bir sistem değildir. Bilakis İslâm’ın zâhir ve bâtın ilimler bütünlüğünde yaşanması için, silsile yoluyla Allah Rasulü s.a.v.’e kadar uzanan bir yoldur. Bugün sık duyduğumuz bir söz “Peygamber Efendimiz s.a.v. zamanında tasavvuf mu vardı?”. Tasavvufu kendi etiketleriyle tanımlayanların insan algısına hitabıdır bu. Tuhaf! Kafalar bu yüzden karışık! Tasavvuf Şeriat’ın, yani Kur’an ve Sünnet’in istikamet üzere yaşanmasıdır, tasavvuf ehli böyle tanımlamış. Tasavvuf sonradan ortaya çıkmıştır demek, sonradan ortaya çıkmış bir şey. Diyeceksiniz ki o zaman tarikat kurucusu ne demek! Silsile üzerinden kendisine kadar gelen usulleri kaidelere bağlayan zat demek! Bu açıdan tarikat kurucusu dediğimiz zat İslâm’ın dışından bir usûl getirip “Bizim yolumuz budur!” demez. Var olan edepler bir yol içinde kaidelere bağlanır. Uygulamaların her birinin de dayanağı vardır. Halvet mi? Allah Rasulü s.a.v.’e ilk vahyin inzivadayken geldiğini biliyorsunuz. Zikir mi? Rasulullah’tan ve sahabeden, hem gizli hem açık zikir için
verilecek bir sürü örnek var. Sema konusunda Caferü’t-Tayyar r.a. Efendimiz’in sevincini cezb haliyle dışa vurmasını hatırlayın. Tabi bugün tasavvuf adına insanların gördüğü kötü örnekler de var, belki de bu yüzden topyekün red yoluna gidiliyor. Biz işi aslıyla tanımladık; tarikatın temeli zâhir ve bâtın bütünlüğüyle Şeriat-ı Muhammediyye’dir.

“Bugün tasavvuf insanlığa ne vaad ediyor?” desek ne dersiniz.

İlk aklıma gelen kelime; Huzur! Evet, darmaduman olan zihin ve gönül dünyamızı derleyip toparlamak, kulluk bilincine yeniden ulaşmak durumundayız. Huzur dediğim şey bunun neticesidir zaten. Düşünün bir girdabın içindeyiz ve her şey savruluyor. Bu çağ öyle bir çağ! Sesler ve sözler çağı… Bomba seslerinden tutun bilgisayar sinyaline kadar; Hakk’ın zikrinden tutun en galizi küfürlere kadar sürekli sesler ve sözler… Böyle bir vaziyette nereye sığınacaksın, kime gideceksin? Kul için Allah’tan başka sığınak yok ki… İşte mürşid dediğimiz zat insana Allah’a sığınmayı öğreten kimsedir. Kısacası dergâhlar kulluk mektepleridir. Kurtuluşumuz da kulluktadır, vesselam.

Kazakistan’da okumuşsunuz, peki köken olarak o bölgeyle ilginiz var mı?

Bu soruyu daha önce de soran çok olmuştur; galiba Asya insanına gerçekten benziyorum. Hatta bir defasında polis durdurmuştu beni, mülteci diye.

İlginç; anlatır mısınız?
Tabi ki… Sıradan bir gün işte! Öğleye doğru evden çıktım ofise geçiyordum. Aklımda yazacağım
bir mesele, dalmışım, düşünerek yürüyorum. Yolumun üzerinde kurulan bir pazar var o gün. Tam o civardayken ekip otosunun sireniyle kendime geldim. İki polis indi ama nasıl telaşlılar. Biri sert bir üslupla “Çıkar ellerini cebinden!” dedi. Yavaşça ellerimi cebimden çıkardım. Ne olduğunu anlamaya
çalışıyorum hala… “Kımıldama!” dedi diğeri. Duruyorum zaten öyle. “Ver kimliği!” Çıkardım verdim. Ben “Hayırdır amirim, olay nedir?” diyene kadar bu hava dağılmadı. Tabi konuşunca benim Anadolu’ya ait Türklerden olduğum anlaşıldı. En son “Hocam kusura bakma; Afganlı bir mülteci hakkında ihbar var, sizi de biraz yabancıya benzettik.” noktasına geldik. Allah devletimize zeval vermesin.

Okumak hakkında neler söylersiniz? Okuduğunuz kitaplarla ilgili bir değerlendirme yapsanız…

Pek çok konuda olduğu gibi okuma konusunda da birileri tarafından toplum eleştirisinin aşağılamaya küçümsemeye dönüştüğüne şahit oluyoruz. “Okuyan bir toplum değiliz!” falan diye… Saçma! Çok saçma! Tabi bunu kitap satış rakamlarına bakarak yapıyorlar. Zaten küçümsediği bir toplumu bir de bu yönden küçümseme çabası… Neymiş efendim, kitap satışı düşükmüş okuyan bir toplum değilmişiz. Elimde bir İhya baskısı var; dedem almış sahaftan. Dedem okudu, babam okudu, ben de okudum. Muhtemelen oğullarım da okur. Satış rakamı ölçü mü sizce? Bunu bir kenara koyalım, okumak deyince ben çok kitap okumayı anlamıyorum açıkçası. Bazen tek bir satır bir kitaptan fazlasını verir insana. Bakın size bir örnek anlatayım; gençlik yıllarımda, rahmetli amcamı elinde birkaç sayfa ile gördüm. Hazreti Peygamber s.a.v.’in tevellüdünü yani doğumunu, mevlid-i şerife uygun şekilde anlatan satırlar. Belki cami çıkışında falan verdiler, bilmiyorum nerden eline geçirmiş ama amcam bir yandan okuyor, bir yandan ağlıyordu. Hayatına dokunmayan yüzlerce kitap yerine, kendisini sarsacak tek bir kitap yakalamaktır bence okumak.

Biraz da yayın üzerine konuşalım. Semerkand Dergisi’ni çıkarıyorsunuz.
Yayıncılıkla alakalı bizimle neler paylaşmak istersiniz.

Yayıncılık, tabi ki çok geniş bir kavram. Biraz özele indirelim; mesela dergi yayıncılığıyla ilgili özellikle son birkaç yıldır olan hareketlenmelerin ümit verici olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden birkaç gencin bir araya gelip uğraştıkları bir yayına destek vermek hoşuma gidiyor bu yüzden. Yeter ki ilkeli olsun, isabetli bir yayın prensibine bağlı olsun ve yapanlar nasıl bir iş yaptıklarının bilincinde olsun.

Dilhaneniz’deki en sevdiğiniz üç kelime nedir?

Yol, Yâr, Allah…

Son söz olarak okurlarımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Sözün sonu hiçbir zaman gelmez ki son söz olsun. Bütün Dilhâne okurlarına gönül açıklığı temenni ediyorum. Dua etsinler, ümit etsinler…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir