Müfessir Ahmed İbn Acîbe El-Hasenî

Müfessir Ahmed İbn Acîbe El-Hasenî

“Allah’ım, bana salih bir nesil ihsan et! ” diyerek her namazın peşinden dua eden, ramazan ayında da bu duasını çoğaltan bir anne…  Şeyh İbn Acîbe (rahimehullah) edep, takva ve iyilik dolu bir evde doğdu ve yetişti. Böyle bir hane ve böyle bir ananın evlâdı olmak her âlimin nasibi belki de. Çünkü önce yetişmek, sonra yetiştirmek… Aile efrâdının şuurlu olması hasebiyle, olgunlaşan meyveler sayesine  nasipleniyoruz.  Ailesini kurtaran mümin ve mümine’ler aslında önce cemiyeti, sonra da bezm-i cihânı kurtarmaya vesiledir. Allah böyle analardan razı olsun.

/ İbn Acîbe  hakkında -yetişmesinden bahsetmeden evvel- genel olarak değinelim:
İbn Acîbe, 1161(1748) yılında Fas, E’cebîş(bazı kayıtlarda Hamîs) köyünde doğdu.
Hz. Hasan (radıyallahu anh)’ın soyundan gelmiştir (bu sebeple “şerif” sıfatına sahiptir.) , Fas’lıdır. Mâliki mezhebiyle amel etmiş, tasavvufî meşrepte Şâzelî tarikatına mensuptur. Ayrıca “sûfî” , “müfessir” , “arifibillah(Alemi, hadiseleri İlahi feyz ve ilim ile gören veli.)” , “eş-şeyh” unvanlarıyla da zikredilmektedir.
Fıkıh, hadis gibi belirli alanlarda icâzet almıştır. Kendisi el-Fehrese isimli eserinde bu îcazetlerinden senetleriyle birlikte bahsetmektedir. Ayrıca 47 tane ilmi eserleri bulunmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’in hem zâhirî hem de tasavvufî işaretlerini bir arada sunan ve dört büyük ciltten oluşan, el-Bahrü’l-Medîd fî Tefsîri’l Kur’anî’l-Mecîd adlı işarî bir tefsir yazmıştır. Tercümesi on bir ciltten oluşmaktadır.
Şeyh Ahmed İbn Acîbe  el-Hasenî (rahimehullah) ilim, amel, irşad ve mücadeleyle dolu bir yaşamdan sonra 7 Şevval 1224( 15 Kasım 1809) tarihinde vefat etmiştir. (ruhuna el Fâtiha) /

Annesi İbn Acîbe’nin küçüklüğünü şöyle anlatmış: “Namaz vakti girince, bize seslenerek, “Kalkın namazınızı kılın!” derdi. Biz namaza kalkana kadar sesli olarak ağlardı. Bunun üzerine ben de onu arkama alarak namaza giderdim.”
Allah Teâla, küçük yaşta İbn Acîbe’nin gönlüne ilim sevgisini bahşetmiş. O yaşlarını;  bir yandan ilim öğrenirken diğer yandan koyun otlatıyor, koyun otlatırken de Kur’an okumakla meşgul olarak geçiriyordu.(1)  İbn Acîbe, öğrenimine erken yaşlarda Hamîs’te başladı ve önce Kur’an’ı ezberledi. Hafızlıktan sonra ilim hayatını Kasrülkebîr, Tıtvân, Fas şehirlerinde sürdürdü. İbn Acîbe, tahsil ettiği zâhirî ve bâtınî ilimleri şöyle özetler: “ 1. Aklî ilimlerden mantık, 2. Kelâmdan Ehl-i sünnet kelâmı, 3. Astronomiden önemli bir miktar, 4. Kur’an ilimleri, özellikle tefsir, 5. Bütün alanlarıyla fıkıh, 6. Usûl-i fıkıh, 7. Usûlü’d-din (delile dayalı akaid ilmi) , 8. Hadis, 9. Siyer, 10. Megâzî, 11. Tarih, 12. Şemâil, 13. Lugat, 14. Sarf-nahiv, 15. Beyân ve diğerleri. 16. Tasavvufa gelince, o benim için asıl ilim ve esas duraktır. “ (2)
İbn Acîbe der ki; 1190(1777) yılında ilim öğretmeye, ders vermeye başladım. 1208(1794) yılında Şeyh Muhammed el- Bûzîdî ile karşılaştım, ondan bâtın(tasavvuf) ilmini aldım.” (3)

İbn Acîbe ilmi hayatında müjde içeren bir rüya görmüştür. Bu rüyayı şöyle anlatır:
“Allah(c.c) kendisinden razı olsun, Şeyh Ebü’l-Hasan-ı Şâzelî’yi küçük yaşta ilme başladığım sırada rüyamda gördüm; bana, “ilme devam et; ona sıkı sarıl, vallahi senden kırk tane âlim ilim alacak!” buyurdu. Allah en iyisini bilir, bu zâhirî ilimde böyledir; bâtın ilmine gelince, bizden bu ilmi alanların sayısı belli değildir. En doğrusunu Allah Teâla bilir. “ (4)

İbn Acîbe, insanın iç âlemindeki manevi temizlikte başlayan ve güzel ahlâk olarak hayata yansıyan tasavvuf ilmini şöyle tarif eder:
“Bil ki bâtın ilminin temeli, iç âlemi(kalbi) bütün rezil şeylerden temizleyip onu her türlü güzel âhlak ile süslemektir. Kalp, rezil işlerden temizlenip faziletli ahlâkla süslenince, üzerinde nurlar parlar ve ilâhi sırlar gözükür; böylece irfan ilmine ait hakikatler ve rabbânî sırlar keşfolur, sahibi müşahedeye dayalı bir marifeti elde eder ve ihsan makamına ulaşır. Tasavvuf ilminin özü ve meyvesi budur.”  (5)

Neden İşârî/ İrfanî/ Tasavvufî Tefsir:
Yüce Kur’an-ı Kerim’in her ayetinde zâhiren anlaşılacak ilâhî hüküm ve haberlerin yanında, irfan, feraset, keşif ve ledün ilmiyle açıklanabilecek birçok işaret, hikmet ve sırlar vardır. Allah Teâla onları, kitabıyla amel etmelerinin bereketi sebebiyle dilediği kullarına açar. Çünkü hadis-i şerifte Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ in belirttiği gibi “Cenâb-ı Hak, bildiğiyle amel edene bilmediklerini öğretir, kendisine özel bir ilim ve anlayış bahşeder. (6)”
Kim, “Kur’an’ın zâhiri tefsirin açıklandığından başka bir manası yok” diye iddia ederse o kimse, ilim ve anlayış olarak kendi nefsinin bulunduğu noktayı belli eder. Onun nefsi adına söylediği doğrudur, fakat tüm insanları kendi anlayış seviyesine indirmesi hakkındaki hükmü yanlıştır. Onun dediğinin aksine, haber ve eserler, derin anlayış sahipleri için Kur’an’ın manalarının çok geniş olduğunu göstermektedir. Hz. Ali (radıyallahu anh) demiştir ki: “ Rasûlullah ( sallallahu aleyhi ve selem), insanlardan ayrı olarak bana gizli bir ilim vermedi; ancak Allah Teâla’nın bir kula, kitabındaki âyetleri anlayacak özel bir anlayış vermesi bunun dışındadır, bana verilen de budur.(7)”
İşârî tefsir, Kur’an-ı Kerim’deki gizli manaların, ilim ve işaretlerin ortaya çıkması olup, bu manalar herkese açılmaz. Onlar nakil ve akıl yoluyla değil, takva halini elde etmiş ve müşahede devletine ulaşmış safi kalp yoluyla elde edilir. Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve selem) bu tür gizli ilimlere şöyle işaret etmiş: “ İlim ikidir: Biri kalpte gizlidir, ki faydalı olan budur; diğeri ise dildedir; o, Allah’ın insanlara karşı bir delilidir.(8)”
“Kur’an’dan inen her ayetin bir zâhiri bir de bâtını vardır. Yine her harfin bir haddi(sınırı) ve her had için de bir matlaı(hakikatini müşahede yeri) vardır.(9)”

Zâhirî ve bâtınî(tasavvufî) ilme bu kadar hâkim olan bir âlimin(İbn Acîbe’nin ) yorumlamaya çalıştığı tefsiri de ilmine göre elbette, yani; iki yönden de incelemiş durumdadır. Rabbim bu hikmeti açtığı kullarından istifade edebilmeyi cümlemize nasip etsin.

Kaynaklar:
(1) İbn Acîbe, a.g.e. , s.26.
(2) İbn Acîbe, a.g.e. , s.101.
(3) İbn Acîbe, a.g.e. , s.44.
(4) İbn Acîbe, a.g.e. , s.44.
(5) İbn Acîbe, el- Fehrese, s.44-45.
(6) bk. Hâkim et-Tirmizî, Beyânü’l-Fark, s. 50. v.s
(7) bk. Buhârî, İlim, 39; Nesâî, Kasâme, 13.
(8) İbn Abdülber, Câmiu Beyâni’l-İlm,1/190.  v.s
(9) bk. İbn Cerîr, Câmiu’l Beyân,1/15.

Beğen  
Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir