Cuma, Temmuz 19, 2019
Dilhane > Yazılar > Meczubun Defteri

Meczubun Defteri

Babamla çarşıya inmiştik. Babam köyde yaşadığı için şehre ara sıra gelir, geldiğinde de köyle ilgili bütün işlerini görür, öyle köye dönerdi. Biz de işte bu sebeple çarşıya inmiştik. Hava ne soğuk ne sıcak… Sıcak desen üşürsün, soğuk desen sıcaklarsın… Öyle girift bir hava…
Babam, atam… Her dem mesafe vardır aramızda… Konuşsa konuşurum; konuşmasa ben de konuşamam… Bakışı hikmet, duruşu hikmet gibi gelir her-dem… Babamla çarşıda işimizi halletmek için bir dükkânın önüne geldiğimizde yanımıza halk arasında ‘meczub’ diye tabir edilen insanlardan biri geldi. Adam yanımıza gelince, biz, önce babamla göz göze geldik. Çünkü buradan önce uğradığımız yerde de “Falanca yere gideceğim, 15 TL paraya ihtiyâcım var” diyen ve kıyafetinden garibân olduğu anlaşılan bir adam gelmişti. Adamın eline birkaç lira sıkıştırınca, bizim yanımızdan uzaklaştı. Oradan dönerken babamla aramızda şu muhabbet geçmişti:

“Baba, ben böyle adamlar gelince dayanamıyorum. Hep aklıma: “Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bil” sözü geliyor” dedim. Babam da: “Ver oğlum. Verince bir şey eksilmez. Kime, ne kadar verdiğin önemli değildir, istenince verip vermediğin önemlidir.” demişti. Çok değil; 10 dakika önce yaptığımız bu sohbetin üzerine böyle bir insanın gelmesi biraz tüylerimi ürpertmişti. İster istemez, yolda yaptığımız muhabbet geldi aklıma… Bu meczubun hâli farklıydı. Her gelen bir kıyafet vermiş olsa gerek ki; üstünde güvenlik görevlisi üniforması vardı. Her gördüğüne selâm veriyor, herkesle muhabbet etmek istiyordu. Çok hızlı konuşuyordu. Bundan dolayı adamın dediklerinin çoğunu anlayamadım.

Büyük bir torbası vardı. İçinden bir polis copu çıktı. Sonra bir poşet kuruyemiş çıkardı. Sonrasında ise bir gazete küpüründe fotoğrafları bulunan 2-3 emniyet mensubunu gösteriyordu. Adam bizimle konuşmak için yanımıza yaklaştı ve: “Selâmün aleyküm” dedi. “Ve aleyküm selâm” dedik. Adam başladı konuşmaya… Emniyette “Selami Komiser” isminde biri varmış, ondan bahsetmeye çalıştı ama hızlı konuştuğu için neler dediğini çok anlayamamıştım.

Sonra babamı, birisi çağırmıştı, onların yanına gitti. Ben adamla kalmıştım. Adam bana polislerden, âmirlerden, komiserlerden bahsetmeye başladı. Bazı kelimelerini seçebiliyordum. Belki de o güvenlik görevlisi üniformasını, polisleri çok sevdiğinden vermişlerdi garibe… ‘Bu polis kıyafeti, sen de polis oldun’ diye, masum gönlünü eğlediler, kim bilir… O hızlı hızlı konuşa dursun… Zihnimde hâlen, babamla yolda konuştuğumuz konu vardı. “Her geleni Hızır bilmek…”

İçim ferahtı… Zîra bu vatanın delileri, velilerdendi. Beni düşüncelerimden, adamın torbasından çıkardıkları ayırdı. Meczub, torbasından bir defter, bir kalem çıkardı. Ben defteri, kalemi görünce hem şaşırdım hem meraklandım. Zirâ ilk defa, bir meczubun elinde defter, kalem görüyordum. Dahası kalemi, defteri bana uzatıyordu. Hayret ki hayret! “Buraya adını yaz, selâm yaz, tarihi ve imzanı at” dedi. ‘Allah Allah; kime rast geldik bilemedim’ diye mırıldanarak adımı yazdım. ‘Selâm’ yazdım. O günün tarihini ve imzamı attım. Bir sürü dua ederek yanımdan ayrılacaktı ki: ‘Bir daha ne zaman geleceksiniz? Öğleden sonra da gelir misiniz?’ diye sordu. Daha biz Cevaplarımızı almadan yanımızdan uzaklaşmaya başladı…

O gün bir deftere yazıldık ama hayır defterine mi, şer defterine mi bilemedim… Ama bir yandan da gönlüm ferahtı… Zîra; bu vatanın delileri, velilerdendi. *** O meczubu gördüğümün üzerinden 2 gün geçmişti ve hâlen merâk ediyordum yazıldığım defteri…

Hatta onu gördüğümüz yere tekrar gitmiştim ama bulamamıştım. Bu yaşıma kadar adım nüfûsa yazıldı, okul defterine, üniversite diplomasına yazıldı hattâ iş başvurusuna yazıldı. Hiçbiri bu meczubun defterine yazıldığım kadar önemli gelmemişti. 2 gündür “Bir deftere yazıldık ama ne defteri…” diyordum. Bunları düşünerek geçmişti 2 günüm. Geçen 2 gün sonrasında internette haberleri kontrol ediyor, bizim şehirle ilgili haberleri tarıyordum. Derken bir haberin yanındaki fotoğraf gözüme ilişti. Hemen haberin içeriğine tıkladım.
Haberin içeriğindeki fotoğraf pek tanıdıktı. Evet, evet bu o defterdi. Hani 2 gün önce gördüğüm meczubun defteri… Hatta biraz daha büyüttüm, ekrana doğru yaklaştım.

Adımı soyadımı, attığım tarihi, selâm yazdığımı gördüm ve birden ürperdim. Haber şuydu:

Eskişehir Oto Sanayisi’nde Cinayet!

Polislere hakaret eden grubun konuşmalarını duyan, isminin Selami A. Olduğu öğrenilen zihinsel engelli adam, gruptaki adamlara karşı bağırmaya başladı.

Gruptakiler de onun bağırmalarına karşılık, zihinsel engelli Selami A’nın çantasında taşıdığı jopla darbederek Selami A’yı öldürdü.
Zanlıların iddialarında: “Aramızda konuşuyorduk. Arkadaşlardan biri, kırmızı ışıkta geçmiş. Polis bunu görünce ceza yazmış. Bu duruma çok sinirlenen arkadaşım, polise küfretmeye başladı. O ânda elinde gazete kağıdı olan adam, bize karşı bağıra bağıra gelmeye başladı. Sinirli olan arkadaşım da adamın üzerine yürüdü. “Adam polislere hakaret etmeyin. Onlar bizim polisimiz” diye bağırmaya devam ediyordu. Çok hızlı konuştuğu için çoğu kelimesini anlayamadım ama onun polisleri savunduğunu anlayan arkadaşım önce onu yumruklamaya başladı, sonra adamın büyük torbasından beyaz bir jop çıktı.

Onu alarak hışımla adama vurmaya başladı. Biz ayırmaya çalışsak da yapamadık. Onun hareketsiz kaldığını görünce biz hepimiz kaçtık.”
Görgü tanıkları, dövülerek öldürülen zihinsel engelli Selami A’nın sanayide gezdiğini, gördüğü kişilere polislerle ilgili şeyler konuştuğunu, bir defteri olduğunu ve defterinde isimler, tarihler ve selâm yazıları olduğunu; birinin ondan rahatsız olduğunu anladığında, sessizce yanından uzaklaştığını anlattılar.”

Haberi ürpererek okumuştum ve okurken gözlerimden yanaklarıma yaşlar yuvarlanıvermiş ve dudaklarımdan üç kelime dökülmüştü: “Selâmi Abi, selâm!”

Bizim deli saydıklarımız vardı. Deli deyip de geçtiklerimiz, bize yaklaştıklarında uzaklaştıklarımız… Bu adam benim, onlara bakışımı değiştirmişti. Hakikaten bu vatanın delileri, velîlerdendi. Okuduğum haberden, meczubun cenazesine ve defterine ulaşmıştım. Selami Abi’yi defnettikten sonra, o defteri aldım. Son nefesime kadar defter benim olacaktı. Ve bende durdukça Selami Abi’yi hiç unutmayacaktım.

Tahir Ceyhun Yıldız
1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.
http://www.dilhane.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir