Makamını Dolduramayan Gölgeler

Makamını Dolduramayan Gölgeler

Tarihte kurulmuş bütün devletlerde sanata ve sanat adamlarına değer verildiğini görmekteyiz. Her devrin kendi üslup ve usulüne göre sanatını icra edenlere, sanatkâr olarak geçimini sağlayanlara ve sanatında usta olanlara devrin sultanları, idarecileri farklı bir yaklaşım sergilemişlerdir.
Tabi ki her devirde bu böyle olmamıştır. Sanata ve sanatçıya değer verilen devletler, coğrafyalarda yaşayan sanatkarlar taş, ahşap, cam yada buna benzer materyallerle yaptıkları şaheserleri tarihin ilerleyen dönemlerine miras olarak bırakmışlar ve kedilerinden sonra gelenlere sanatlarının ince ve hassas noktalarını saklı tutarak gizemli işçilikler bırakmışlardır.
Fatımilerin en büyük hükümdarı olan Beşinci Halife Nizar el Aziz’de devrinde sanata ve sanatçılara çok ciddi ehemmiyet vermiş, onların hamisi olarak tarihe ismini yazdırmıştır. Teb’asında bulunan tüm yabancılar da dâhil olmak üzere insanlarına çok hassas davranmış ve bu yüzdende Fatimi halifeleri içinde çok sevilen bir yer edinmiştir.
Döneminde kurulan Darül Hikme isimli eğitim kurumlarından tebaasından herkes istifade etmiş ve ilim meclisleri oluşturulan bu Hikmet Kapılarından yetişen çok büyük sanatkarlar, devlet adamları olmuştur.
Kendisinden sonra gelen Halife El Hakem ise bunun tam tersini icra etmiş, tebaasına büyük sıkıntılar yaşatmış, eziyetler etmiştir. Tüm ilim meclislerini yasaklamış, hatta huzurunda bu tür konuların konuşulmasını da yasaklamıştır. Darül Hikme olarak bilenen ve her biri nadide sanat eserleri olarak inşa edilmiş onlarca medreseyi yıktırıp dümdüz etmiş ve hatta üzerlerine umumi tuvaletler yaptırmıştır.
İlme olan bu düşmanlığı sonucu haçlı seferlerinin hazırlanmasına ön ayak olmuştur.
Halife Nizar el Aziz döneminde İslam mimarisine yeni şaheserler eklenmiştir. Maden ve ağaç işleri, çanak, çömlek imalatı dünyaca meşhur sanat dalları haline gelmiştir. Öyle ki deniz aşırı ülkelerden Halife Nizar El Aziz’in ülkesine bu işleri öğrenmek üzere gönüllüler akın eder olmuştur. Günümüze kadar ulaşan bu devrin eserleri dünya müzelerinde, dünyaca ünlü Çin porselenlerini bile gölgede bırakacak kadar ince ve nadide işçiliğe sahiptirler.
Bir gün Halife Nizar el Aziz devrinin büyük fizik ve optik âlimi olan İbn el Feytan (ki bu şahsı batılı ilim dünyası El Hazen olarak bilir) ile beraber şehri gezerken nadide eserlerin yapıldığı ve sergilendiği bir çok ustanın ve kalfanın harıl harıl çalıştığı bir çanak çömlek atölyesinin önünde durur.
Sarayında ve yaşadığı hayatında disiplini ve nizam-intizamıyla tanınan halife, çömlekçi dükkânındaki dağınıklığı görünce yüzünü buruşturur, bir müddet dikkatli dikkatli baktıktan sonra yanında ilim adamına,
-Bu çömlekçi dükkânlarının böyle dağınık olmasını nedense bir türlü anlayamamışımdır. Hep böyle karmakarışık olurlar. Halbuki aynı evsaf ve encama sahip olan ürünleri kendileriyle eş değer diğer ürünlerle birlikte istif etseler, yan yana koysalar daha nizam ve intizamlı bir görüntü oluşmaz mı? Hem böylece dağınıklığın da önüne geçmiş olurlar.
El Hazen tebessüm ederek saygıyla halifenin önünde eğilir ve ,
-Sultanım, çömlekçi hissi kablel vuku ile tabiatın düzenini dükkânında uygulamıştır. İrili ufaklı ve farklı evsaf – encamdaki çömlekleri dükkânının tabanına dizmiştir. Karışık gibi görünen bu dükkânın neresinde ne varsa çömlekçinin kafasında yer etmiştir. Sizin dediğiniz gibi düzenlersek o ne aradığını bulabilir, ne de dükkânında nizamı ve intizamı sağlar. Şöyle bir etrafınıza bakınız. Tabiatta öyle değil midir? Yüksek ağaçların ya da tepelerin yanında bodur çalılıklar, derin çukurlar yok mudur? Hurmaların dibinde deve dikenleri vardır. Her şey bulunduğu yere göre değil, yaradığı işe göre değer kazanır. İnsanlarda öyle değil midir? İlahi âlem karşısında alacakları mertebeleri bulundukları yere göre değil yaradıkları işe göredir. Yükseklerde yılanlarda bulunur, kartallarda. Ama birisi sürünerek diğeri uçarak gelir. Devlet idaresi de çömlekçi dükkânını benzer. Oraya her türlü kap dizilir. Tükürük çanağı ile buzlu şerbetin konulduğu kap aynı sarayın çatısı altında bulunur. Siz tebaanızdan her kişiye verdiğiniz kıymeti yaradıkları işe göre ayarlayabildiğiniz derecede adil bir hükümdar ve idareci olursunuz. Der.
Bir atasözümüz vardır. Hani Anadolu’da kullanılır. Gerçi şimdilerde çok rastlamıyoruz ama kayıtlarımızda mevcut.
“Her toprak çömlekçi dükkânına gelir. Kimi ateş için, kimi şarap içindir.” İşte bu söz o zamandan bize miras kalmıştır.
Sevgili okurlar, kıymetli dinleyiciler. Elbette yaşanan devirlerle ve dönemlerle beraber kıymet hükümleri, yaşanan şartlar değişkenlik göstermektedir. Ancak değer yargıları ve değer verilen insanın fıtri yapısı aynıdır. Değişen hiçbir şey yoktur. İnsan; dünde insandı, bugünde insan. Ancak ne hikmetse oturdukları koltuk ve makam ya da maddi durumları ile değer bulmaktadırlar
Her devirde bulunduğu makamı hak etmeyenlerle, bulunduğu yerden çok daha farklı ve yüksek yerlerde olması gerekenler vardır. Makamını hak etmeyenler ve bulunduğu yeri dolduramayanlar maalesef çıkardıkları gürültüler ile o makama layık olan ve orada olması gerekenlerin seslerini bastırdıkları için bu durum böylece sürüp gitmektedir.
Her mevkide, her sanatla, her yerde gerçekten işe yarayanları gölgelemek isteyenler bulunmaktadır.
Ama bulunulan kurum, yapı, ticari müessese ya da şirketlerin büyüklüğü ve doğru yolda olduğunu anlamak için, bünyesinde çalıştırdığı insanlara medeni ve ilmi seviyelerine göre verdiği değerden yola çıkarak bakmak gerekir. Ölçü budur.
Rüşvet, iltimas, adam kayırıcılık, hamili kart sahibi yakınımdır anlayışıyla çalışan ticarethaneler, işleyen toplumsal kurumlar ya da devlet kurumları işe yarayan insanları kenara itmek, görmezden gelmek, önlerini kesmek gibi çok kötü bir bataklığa saplanır kalırlar. Laf ebeliği, dalkavukluk, şak şakçıklıkla ve gürültülü oyunlarla daha hayırlı ve işe yarar insanların yerlerini, olmaları gereken makamları işgal eden tufeyliler de böyle yönetimlerde türer, ortaya çıkarlar.
Yükselmeyi sadece maddi imkânlarını büyütmek, çoğaltmak ve daha rahat bir hayat elde etmek için kendilerine gaye edinenler, ilim ve imanda üretemeyen, yaya kalmış kimselerdir. Dava adamlarının farkı da burada ortaya çıkmaktadır. Dava adamı olan ve bir gayeye inanmış kimseler yapabilecekleri işleri maharetleri çerçevesinde büyük bir fedakârlıkla icra ederler. Kendi şahsi çıkarlarından önce ümmetin ve mensubu oldukları milletin çıkarlarını düşünürler. Bunun çerçevesinde maddi imkânlar zaten kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Bir orduda sadece orgeneral üniformasını giymek için bulunanlarla, giydiği üniformanın ve kendisine tevdi edilen orgenerallik rütbesinin gereğini yerine getirenler arasında büyük bir fark vardır.
Mecliste milletvekili olmak için çok para harcayan ve daha sonra has bel kader milletvekili olduktan sonra ihale kovalayan, milletin gerçekten vekilliğini unutan ve gayesinden, idealinden, vaatlerinden, taahhütlerinden, millet menfaatine yapacağı çalışmalardan uzaklaşanların düştüğü zillet için yüzlerce örnek verilebilir.
Şunu asla unutmayalım. Makamlar, mevkiler, unvanlar, rütbeler devamlı olarak değişkenlik gösterir ve geçicidir. Bütün gaye insanın bulunduğu mevkide ya da sahip olduğu rütbede, kendisine verilen eğitim ve akabinde yüklendiği sorumluluk itibari ile yaptığı hizmetler kalıcıdır.
Tarihin en uç noktalarından bugüne kadar isimleri unutulmayanların tamamı insanlığa hizmet etmiş, sorumluluk duygusu ile hareket etmiş ve kendisinden önce aldığı sorumluluk, rütbe, mevki, imkân, yetki gereği yerine getirdiği hizmetlerle insanların kalplerinde yer etmiş kişilerdir.
Unutulan, hatta arkalarından küfredilen, hakaretamiz ifadelerle anılan ya da yerin dibine geçirilenler ise bulundukları mevkie layık olmayan, ellerindeki imkanları, yetkileri yada sorumlulukları kendi şahsi çıkarları için kullanan, daha sonra da silinip giden kişiliksiz, şahsiyetsiz, onursuz kişilerdir.
İşte buradan hareket ederek adama göre makam değil, makama göre adam olmak gerçekten çok önemlidir. Burada idarecilere, yöneticilere çok büyük işler düşmektedir. Ehliyetsiz ve liyakatsiz kişilere verilen yetki ve sorumluluklar, yöneticilerin de sonunu hazırlamaktadır.
Bu yüzden Alemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimiz efendimiz şöyle buyuruyor.
“Şüphe yok ki Allah sizin mallarınıza ve suretlerinize bakmaz, kalplerinize ve yaptığınız işlere bakar” buyurmuştur.
Ne kadar güzel anlatıyor değil mi? Bulunduğu yerde, makamına güvenerek ve elindeki imkanları kullanarak, birlikte çalıştığı insanlara ithaf etmek gerekiyor bu hadisi şerifi. İyi ki ahiret günü var, iyi ki toprağın altı var, iyi ki Rabbimizin adil bir mahkemesi var ve o gün çok yakın. Yoksa insanoğlu hırsından çatlardı.

Beğen  
Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir