Köşedeki Kitapçı

Kedilerin sağa sola koşuştuğu, Arnavut kaldırımlı yolun sonunda dik ve dar bir yokuş,
bu yokuşun başında, köşede, sevimli, küçük ve ahşap kapılı kitapçı vardı. Burada ilginç olan
yokuşun başında, köşede bulunan kitapçı değil, kitapçıdaki yaşlı adamın hikâyesiydi.
Mahalledeki kimse bu adamın hikâyesini tam olarak bilmiyor, kulaktan dolma bilgilerle;
kimisi ‘bu adam meczup’, kimisi de ‘sıra dışı görünmek için böyle davranıyor’ derdi.
Elli beş altmış yaşlarında, bir yetmiş boylarda, sakalları ve saçları ağarmış,
şakaklarındaki saçları dökülmüş, dış görünüşünde çok fazla gariplik bulunmayan, normal bir
adamdı. Akşama kadar kitapçıda oturur, elinden kitap hiç eksik olmazdı. Akşamüstü saat tam
7’de dükkânı kapatarak evinin yolunu tutardı. Hiçbir gün bu saatten şaştığını görmedim.
Kitap almak için 7’de gelenlere kafasını iki yana sallayarak cevap verir, kapıyı kilitleyerek,
uzaklaşırdı.
Kimseyle konuşmaz, vücut dili ile iletişimini sağlardı. Dükkân içerisinde çok katı
kuralları bulunan buna rağmen herkesin sevip saydığı bir adamdı. Kitapların fiyatlarının
sorulmasından hiç hoşlanmaz, kitapların arka yüzlerine itinayla fiyatlarını yazardı. Masasının
arkasındaki duvarda 3 adet kâğıt asılı dururdu. Bu kâğıtlarda ‘Kitapların fiyatları arka
yüzlerinde, okunmuş kitaplar alınır ve kitapları ödünç olarak alabilirsiniz.’ yazıyordu. ‘İkinci el
kitap alıyor musunuz?’ diye soranlara sert bir bakış atarak, ‘okunmuş kitaplar alınır!’ yazısını
gösterirdi. Kitaplara bir mal gözüyle değil de yüce birer varlık olarak bakardı, bana göre. ‘Şu
kitap nerede?’ diye sorulmaması için kitapları kategorilere ayırarak raflara itina ile yerleştirir,
rafların üzerine yazardı; Dünya klasikleri, Türk klasikleri, tarih romanları, psikolojik romanlar…
Geceleri bu adamın hikâyesinin ne olduğunu düşünerek uykuya dalar, sabahları
uyanır uyanmaz pencereye koşar, dükkânın kapısında yeni güne başlayışını izler, uyumadan
önce zihnimi kurcalayan düşünceler yeniden aklıma gelirdi. Neye kızmıştı da konuşmuyordu?
Başından neler geçmişti? Kimlerle, neler yaşamıştı? Mahallede bir de şu dedikodular
dolaşırdı; ‘Dükkândaki kitapların hepsini okumuş, okumadığı kitabı satmazmış, densiz
müşterinin birine kızmış da konuşmazmış…’ bunlar yalnızca aklımda kalanlardan birkaçıydı.
Gri-siyah renk karışımı bir paltosu ile kasketi onu tamamlayan bir parçasıydı, yaz bitip
de yapraklar dökülmeye başlayınca paltosunu giyer, kasketini başına geçirirdi. Sabahları
dükkânın önünden kedileri kovar, onları hiç sevmezdi. Dükkânın önünden uzak dursunlar
diye karşı kaldırımın köşesine, her sabah, bir kabın içerisinde sütün içine ekmeği doğrayarak
bırakırdı. Bu, onun ile kediler arasında yapılmış, herkes tarafından görünen ancak kimse
tarafından dile getirilmeyen gizli bir antlaşmaydı. Karnınızı doyururum ama dükkânımın
önünde dolaşmayın. Bana göre dünyadaki antlaşmaların en güzeliydi…
Havalar soğumaya başlamış; yapraklar, ağaçlardan müsaade isteyerek yeni bir
yolculuğa çıkmak üzere hazırlanmışlardı. Soğuklar gibi yağmurlar da sıkça mahallemize konuk
olmaya başlamıştı. Dökülen yapraklar, çöpçülerin; Canı istedikçe yağan yağmurlar ise sürekli

camlarını silen titiz ev hanımlarının canını sıkıyordu. Mevsimin değişmesiyle birlikte
mahalledeki herkes bir değişimin içine girmeye başlıyordu. Mahallemizin maharetli elleri,
gelmekte olan soğuk kış mevsimine karşı çeşitli ebatlarda, renklerde ve motiflerde; şapkalar,
kaşkollar, eldivenler ve süveterler hazırlıyorlardı. Evimizin oturma odasının penceresi tam
kitapçının kapısını görebileceğim enfes bir konumdaydı. Bazı günler, sabahtan akşama kadar
kitapçıya gelip gidenleri izler ve bu adamla nasıl bir şekilde muhatap olabileceğimi
düşünürdüm. Yine böyle bir günde annemin örmekte olduğu süveter aklıma geldi. Annemle
konuşarak ona, ‘Şu adamcağız da ne üşüyordur, bir süveter öreni de yok, Annecim, bir tane
süveter örsen de götürüp amcaya versem!’ dedim. Annem, biraz düşünerek, biraz sıkılarak
sağa sola baktı. Anneme ‘Ne olur sanki anneciğim!’ dedim. O da yüzüne sevimli bir hâl
aldırarak ‘Tamam, tamam. Seni de hiç kıramıyorum!’ diyerek, bana, istediği ipi almak üzere
iki sokak ötedeki, küçük tuhafiyeye gitmem gerektiğini söyledi. Almam gereken ipin
özelliklerini dinleye dinleye üzerimi değiştirdim. Kapıdan fırlayıp koştura koştura tuhafiyenin
yolunu tuttum. Tuhafiyedeki tatlı mı tatlı, sevimli ve yanakları kırmızı teyzeden üç tane siyah
iplik alarak tekrardan eve koşarak geldim. Aldığım ipleri anneme verip yanağından öptüm.
Artık annemim süveteri tamamlayarak bana vermesini dört gözle bekliyordum. Her gün
annemin, ilmek ilmek işlediği süvetere bakarak heyecanlanıyordum.
Yağan yağmur pencereleri tıkırdıyor, rüzgâr ıslık çalarak âdeta dallardan kopan
yapraklara serenat yapıyordu. Nihayet o gün gelmişti, annem süveteri tamamlamış,
başucuma bırakmıştı. Süveterin tamamlanması 1 hafta sürmüştü ama bana bir asır gibi gelen
bu sürede onu ve dükkâna gelenleri gözetlemekten sıkılmıştım. Onu gözetlemek değil,
konuşmadan da olsa muhatap olmak istiyordum. Biraz düşünmeye ihtiyacım vardı, nasıl
yaklaşabilirdim, acaba beni tersleyip ‘süveterin de senin olsun, istemem ben bir şey’ der
miydi?
Kapıdan çıktığımda, soğuk, iliklerime kadar işlemiş ve ‘bundan sonra daha kalın
giyinmelisin’ diye beni uyarmıştı. Çevik adımlarla kitapçıya yürüdüm, soğuktan korunmak için
kapatılmış, ahşap, camında ‘Kitaplar bizim dostlarımızdır.’ yazan kapının koluna basarak
açtım. Kapıyı kapatırken menteşelerden gelen gıcırtıdan, menteşelerin uzun süredir
yağlanmadığı kanısına vardım. Kapının menteşelerinden gelen gıcırtı sesinin yarattığı
rahatsızlıkla ve yüzü ekşimiş bir şekilde masada oturan; saçı sakalı birbirine karışmış, bir
elinde kitabı diğer elinde çayıyla, bu yaşlı adamı selamladım. Elimdeki poşeti göstererek,
‘nereye bırakabilirim?’ diye sordum, eliyle, üzerinde hiçbir şey bulunmayan, bir ayağı
aksamış, yılların bütün yorgunluğunu taşıyan kare desenli sehpayı gösterdi. İçerisinde
annemim el emeğiyle ördüğü süveter bulunan poşeti sehpanın üzerine bıraktıktan sonra
oturacak bir yer bulmak üzere etrafa göz gezdirdim ve masanın tam karşısında bulunan,
üzerine incecik bir minder atılmış tahta iskemleye çöktüm. Etrafa göz gezdirirken dükkânın
gözle görünen hiçbir yerinde saat olmadığını fark ettim. Bir anda gözüm adamın koluna ilişti,
kolunda da saat olmadığını görünce, eğer dükkânın görünmeyen kısımlarında bir saat yoksa
her gün, tam 7’de nasıl oluyordu da tam bu saatte dükkânı kapatıp gidiyordu? Dükkânın
içerisine göz gezdirmeye devam ederken masasının üzerinde, bazı sayfaların arasında,

tahminimce kitap içerisinden önemli görülen kısımların not alınmış olduğu, beyaz kâğıtlarla
süslenmiş on kadar kitap gördüm. Kitaplara gözüm biraz takılsa da kendimi hemencecik
toplayıp dikkatimi adamın kitapları koyduğu ahşap işlemeli, dükkândaki diğer mobilyalara
göre daha gösterişli olan dikdörtgen masaya çevirdim. Biraz yıpranmış, eskimiş de olsa
ustasının elinden çıktığı ilk günün bütün ihtişamını taşıyordu. Gözlerimi biraz daha havaya
kaldırarak adamın kitap okumaya devam ettiğini gördüm. İçeriyi incelemek için az vaktim
olduğunu, adamın elindeki kitabın incelen kısmından anlamıştım. On bilemedin on beş
sayfası kalmıştı kitabı bitirmek için, bu süre benim için yeterdi. Hemen gözlerimi, adamın
arkasında bulunan, dikdörtgen biçimindeki, iki kısımdan oluşan; alt kısmın iki kapakla
kapatıldığı, üst kısmın ise açık bırakıldığı, kitapların sırayla dizildiği kitaplığa baktım. Kitaplığın
üzerinde geniş bir boşluk vardı ve bu boşluk çok iyi değerlendirilmişti. Saksı içerisindeki
fesleğenler, kitap kokularıyla birleşerek mekâna hoş bir koku yayıyordu. Hemen saksının
yanında, vazonun içerisinde bir demet papatya, yanındaki fesleğen dolu saksıyı kıskanarak
solmuş gibi duruyordu. Çiçekler çok güzeldi ama benim dikkatimi yine en çok sevdiğim, o
nostaljik radyo çekmişti. Bu dükkânı tamamlayan bir parça, olmazsa olmaz bir ihtiyaç gibi
bana bakıyordu. Yıllara meydan okumuştu, aklımdan ‘acaba çalışıyor mu?’ diye geçirdim. Bir
anda sayfanın çevrilme sesiyle irkildim, içeriye göz gezdirme sürem dolmuştu. Oturduğu
yerden kalkarak önünde bulunan çay bardağını alıp kitaplıkların arasında ağır ağır ilerledi. Bir
anda istemsizce yerimden kalkarak masaya doğru yöneldim. Kitaplara üstünkörü göz
gezdirirken müsvedde kâğıtları fark ettim ve istemeden de olsa yazanları okudum. İki dize
vardı yalnızca, görmediğim, duymadığım ve bilmediğim iki dizeden ibaret bir müsvedde
yığınına bakıyordum.
‘Eyvah!.. Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu âh ü zâr kaldı.’
Bu yan yana ve alelacele yazılmış iki dizeyi göz ucuyla okuyup yerime oturdum.
Yerime oturmamın üzerinden beş saniye bile geçmemişti ki saçı sakalı birbirine karışmış yaşlı
adam titreyen ellerinin arasında küçük bir tepsinin içinde iki çay getirmişti. Çay bardağının bir
tanesini alarak iskemlenin yanında, üzeri eski dergilerle kaplanmış sehpanın üzerine narince
bıraktım. Aklım hâlâ o dizelerdeydi, sanki adam zihnimi okuyormuşçasına önündeki
müsvedde yığınını alarak çekmecesinin gözüne kaldırdı. Birden oturduğu yerden kalkarak
arkasındaki kitaplıktan bir kitap çekerek bana doğru yöneldi ve kitabı bana doğru uzattı.
Yerdeki mozaikleri inceleyen gözlerimi yukarı doğru kaldırıp bana gülümseyen o samimi yüzü
gördüm. Bana uzattığı kitabı alıp ‘teşekkür ederim’ diyerek dilimle dişimin arasında
samimiyetten uzak bir minnet ifadesi göstermeye çalıştım. Sehpanın üzerindeki dumanı
tüten çay bardağını göstererek masanın arkasına geçti. Kara kaplı bir andacı açarak bir şeyler
karalamaya başladı. Bu kez merakıma yenilmeyerek az önce bana verilen kitabı elime alıp
rastgele bir sayfasını açtım ve karşıma çıkan seksen sekizinci sayfanın 14,15 ve 16. satırını
dolduran, altı, kurşun kalemle çizilmiş şu cümle dikkatimi bir hayli meşgul etti. ‘’Kalbim,
zaman zaman yeni hayata çıkan çocuklar gibi bilinmez bir ümidin sevinçleriyle titriyordu.’’

Daha cümlenin manasını tam olarak kavrayamadan Postacı Mehmet ağabeyin
bisikletinin zilini işittim. Bisikletini kapının önüne bırakarak hızlı adımlarla yol ile dükkân
kapısını ayıran kaldırımı aşıp kapıdan içeri girdi. ‘Selamünaleyküm’ deyip çantasını
karıştırarak zarfı buldu, tek hamlede çekip çıkardı ve masanın üzerine doğru uzattı. ‘‘Haydi,
Allah’a emanet olun!’’ deyip, çıkıp gitti. Masanın üzerindeki zarfa uzanan adam, onu eline
alıp şöyle bir evirdi çevirdi. Zarfı sinirlenerek masanın üzerine attı. Oturduğu sandalyeyi
sokağa bakan tarafa doğru çevirip sigarasını ateşledi. İçerideki fesleğen ve kitap kokusunun
yanına sigara kokusu da katılmıştı. Dışarıda şiddetini artıran soğuk ve bu soğuk havalarda
biraz da olsa havayı yumuşatan ve batmak üzere olan güneş, insanların bir bir evlerine
kaçmasını sağlıyordu. Rüzgâr, surları zorlayan askerler gibi dükkânın camına yüklenip geriye
dönüyordu. Yanan sigara yalnızca 5-6 nefeste bitmişti. Saatime baktığımda 18.56’ydı ve adam
hâlâ oturuyordu. ‘’Bugün vakti şaşırır mıydı?’’ ben tam bunu düşünürken yerinden kalktı;
askıda asılı paltosu, kasketi ve kaşkolunu alıp sıkı sıkıya sarmaladı kendini, sehpanın üzerinde
duran poşeti de alarak bana kapıyı gösterdi. Dükkân kapısının arkasındaki lamba
anahtarlarına dokundu, içerisi kapkaranlık olmuştu. Kapıyı kilitledi ve kasketini başından
çıkararak bana doğru sallayıp beni selamladı. Adam, karanlık sokağa doğru ilerleyip usul usul
gözden kayboldu…
Felaket bir güne uyanmıştım âdeta; yağmur, gecenin karanlığında sokaklara dökülen
günahları temizlercesine hırçın bir edayla yağıyordu. Üç gece olmuştu köşedeki kitapçının kapısına
kilit vurulalı…
Adam, karanlığın içinden süzülüp gitmiş ve sırra kadem basmıştı. Pencereden dışarıya
baktığımda; mahallenin, yağmurun hırçın edasıyla bârid bir sükûnete büründüğünü gördüm. Bu
sükûneti yalnızca, yağan yağmurdan saklanacak yer arayarak miyavlayan kediler bozuyordu. En
deruni hüznü ve sükûneti; camları kırık ve kapısına kilit vurulup bırakılmış Yıldız Konağı yaşıyordu. Bu
yaşlı konak; yağmurun, kırık camlardan içine dolmasını ve ahşap döşemeleri ıslatışını çaresiz bir
şekilde izliyordu. Ben ise camları kırık konağın hüznünden müteessirdim.
Nihayet yağmur durmuş, ıslak kaldırım taşlarının üzerinde kediler cirit atmaya başlamıştı.
Kediler, kitapçının kapısına ön patilerini koyarak içerde kimsenin olup olmadığına göz atmaya
çalışıyorlardı. Birden aklıma kitapçı, kitapçıdaki yaşlı adam ve dükkânın karşı kaldırımda kedilere
verdiği sütler aklıma geldi. ‘Tabii ya!’ dedim, kedilerin karnı açtı; normalde kovulacaklarını bildikleri
kapıya yanaşmalarının başka bir anlamı olamazdı.
Aradan ne kadar zaman geçmişti? Belki beş gün, belki bir hafta… Zaman mefhumunu iyiden
iyiye kaybetmeye başlamıştım. Bu süre içerisinde yaptıklarım, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar
azdı. Bir dolap, yatak ve masa lambası ile aydınlatılmış masadan başka bir de dışarıyı seyre daldığım,
iki camlı küçük pencerem vardı. Kitap okuyor, mütemadiyen pencereden sokağı gözetliyordum.
Pencereden sokağı gözetlerken de göz ucuyla, açılmasını müptela bir hâlde beklediğim Köşedeki
Kitapçı’yı gözetliyordum. Dışarı çıkmayı ve insanların arasına karışmayı istemiyordum.
Evlerin çatısından rüzgârın üfürdüğü kar, penceremde birikmişti. Mahalle bembeyaz bir
örtüye bürünmüş, mahallenin ufaklıkları, az da olsa yağan karın keyfini çıkarıyorlardı. Diz kapağına
kadar uzanan siyah paltosu, kahverengi kasketli ve kırmızı kaşkollu bir adam; yokuştan aşağıya,

sağlam adımlarla, düşmemek için büyük özen göstererek ağır ağır iniyordu. Pencerenin sokağı gören
kısmında bunlar yaşanırken evimizin kapısını döven tokmağın sesiyle irkildim. Annem içerden
‘’Oğlum, Postacı Mehmet Abi geldi, sana paket varmış.’’ diye seslendi. Günledir tekdüze devam eden
hayatım bir lahza canlanmıştı ve tekdüzelikten kurtulmuştu. Ansızın gelen bu posta, istemeden de
olsa küçücük bir heyecan fırtınası yaratmıştı hayatımda…
Paketi aldığım gibi odama koştum. Annem, bu ansızın ve nerden geldiği belli olmayan bu
paketi hiç sorgulamamış, ben de neden sorgulamadığını merak etmemiştim. Paketi masamın üzerine
koyarak incelemeye başladım. Paketi narin bir biçimde açarak içerisindekileri tek tek çıkarttım.
Paketin içerisinden, ‘ Üzerinde …’e yazan bir zarf, halkasında tek bir anahtar takılı olan ve üzerinde
‘’KK’’ yazan anahtarlık ve Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanı vardı.’
Anahtarlığı ve kitabı masanın köşesine koyup zarfı elime aldım. Zarfa zarar vermemeye
çalışarak küçük dokunuşlarla açtım. Bana ithaf edilen bu mektupta:
Sevgili…
Sana bu mektubu, benim için huzurun hüküm sürdüğü, çok uzak diyarlardan yazıyorum. Bir
daha dönmemek üzere mahallenizden ayrılıyorum. Sizin gibi güzel insanlardan ayrılmak benim için
çok üzücü, artık sizlerle olamayacağım. Bunca yıldır asıl huzurgâhımı ararken bana geçici olarak bir
huzurgâh tesis ettiğiniz için sizlere müteşekkirim.
Ben kimim? En çok bu soruyu merak ediyorsun değil mi? Ben zamanında İstanbul’un en zengin
kitapçılarından birisiydim. Sahaflar Çarşısı’nda dükkânlarım, yayınevim ve kırtasiyelerim… Hayatımı
değiştiren ve beni sükûta mahkûm eden olay da sahaflarımdan birinde yaşandı.
Bundan tam yirmi yıl önce, bir temmuz sıcağında, tozlu kitap rafları arasında; servi boyu,
kocaman kara gözleri, beline kadar uzanan sarı saçları, kara ve kalın kaşları, narin ve bembeyaz
elleriyle, onu görmeden önce tahayyül edemeyeceğim, inanılmaz bir kadınla tanıştım. O zaman boylu,
poslu yirmi beşlik civan bir delikanlıydım, bakma şimdi o ağarmış saçlarıma, sakalıma…
O zaman kitaplardan başka bir şeyi sevebileceğimi düşünmüyordum. Bu kadın benim
düşüncelerimi boşa çıkarmıştı. Tanıştık, görüştük. O yaşıma kadar İstanbul’da yaşadığımın farkında
değilmişim. Ne kadar güzel yer varsa beraber gezdik, mükemmel vakitler geçirdik. Temmuzun
sıcağında patır kütür hayatıma giren bu kadın, ağustos sıcağında sessiz sedasız hayatımdan çıkıp gitti.
Günlerce kendime gelemedim, onun, benim içimde oluşturduğu boşluğu dolduramadım. Biraz
kendime geldiğim zaman onu aramak için peşine koyuldum. Oradan oraya savruldum durdum. Bu
savrulmaların içinde şirin mahallenize demir attım. Kitaplarla vakit geçirmek ve onu aramak için
muhitinizde oyalandım durdum. Seninle dükkânda oturduğumuz gün bana gelen mektup, yıllardır
arayıp durduğum kadındandı. Hayat hikâyemden sana anlatacaklarım bu kadar, ancak sana
söyleyeceğim başka şeyler de var.
Bu hayata ve insanlara karşı sessiz kalma; konuşabildiğin kadar konuş, oku, yaz, gez ve
yaşamın tadını çıkartmaya bak. Sana gönderdiğim kitabı mutlaka oku, senin güzel kitaplar okumanı
istediğim ve bu kitabın fiyatının pahalı olması nedeniyle; sana, bu kitabı hediye etmek istedim.
Bu hayatta her şeyim noksan, her şeyim biraz yarımdı. Kitaplarda hoşuma giden sözlerin altını
bile doğru düzgün çizemezken başka insanların hayatlarına imza atmaya kalkıştım, olmadı… Köşedeki

Kitapçı’yı da noksan ve yarım bıraktım. Onun; noksan, yarım ve mahzun kalmasını istemiyorum. Bu
nedenle ona en iyi senin bakacağını düşünerek kitapçıyı sana emanet ediyorum. Kendine ve Köşedeki
Kitapçı’ya iyi bak, sevgilerimle…
Mektubu açtığım andan itibaren kaç kere okuduğumu hatırlamıyorum. Saat epey ilerlemişti.
Mektubu masanın üzerine bırakıp aklımı kurcalayan sorulara cevap bulmanın huzuruyla gözlerimi
kapattım.
Odamın penceresinden içeriye doluşan kış güneşi ve çığlık sesleri ile bir anda uyandım.
Dışarıdan, ‘yanıyor!’ ve ‘itfaiyeyi arayın!’ sesleri yükseliyordu. Yatağımdan fırladığım gibi evin kapısını
açarak sokağa koştum. Duman mahalleyi baştan sona kaplıyordu. Köşedeki Kitapçı yanıyordu. Sadece
kitapçı değil; Ana’nın oğlu Pavel ve arkadaşlarının Rus Devrimi’nin temellerini attığı kulübe, Ahmet
Celâl’in evi, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Agatha’nın İstanbul günlerinde konakladığı Pera Palas, Faruk
Nafiz’in Han Duvarları şiirini yazdığı han, Samsa’nın hamam böceğine dönüştüğü oda ve daha niceleri
Köşedeki Kitapçı’yla birlikte yanıyordu. Kül olan kitaplara baka baka karla kaplı bir taşın üzerine
oturdum. Gözlerimden süzülen birkaç damla yaşla, çaresizce Köşedeki Kitapçı’nın kül oluşunu
izledim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir