Cumartesi, Ekim 19, 2019
Dilhâne > Yazılar > Korkmayın

Korkmayın

“Hepimiz umutsuzca bağırıp çığırdık,
İhtiyacımız olan sevgi burada değil”
The Cranberries

“90’lı yıllarda” diye başlayan hikâyeler pek iç açıcı olmaz.
Böyle demişti adamın biri. Hakkı var, bazı şeyler o yıllarda zordu. Kürt olmak zordu mesela, dindar olmak zordu. Boğazı düğümleyen şeyler yaşanırdı uluorta. Yıkıp geçerdi adamı. Bıçak parası bulmak, tahtaya kalkmak, telefon etmek, sevdiğine açılmak…
Zordu.
Şimdilerde de zor hayat; ama o vakitler bir başkaydı sanki. Hepsi bir yana dursun şimdi. Doksanlarda asıl Boşnak olmak zordu. Savaş vardı çünkü. Yugoslavya dağılmış, parçalanmış; Balkanları lime lime eden bir hastalık herkesi, her şeyi birbirine düşman etmişti.
Huzursuzluk çatışmalara dönüştüğünde insanlar savaşın bu denli büyüyeceğini hiç düşünmemişlerdi. Nasıl düşünebilir ki insan böyle şeyleri, nasıl hayal edebilir ki? Askerler arasında olup bitecekti her şey. Öyle sanıyordu birçoğu. Anneler çocuklarını, babalar oğullarını böyle avutuyordu.
Köyler basıldı sonra. Yakın mesafeden silahlar patladı. Evler yanmaya, küfürler savrulmaya ve hayata dair her ne varsa bir bir silinmeye başladı yeryüzünden.
Bu acımasız yıkımdan kurtulmaya çalışanlar, çareyi kamplara sığınmakta buldular.
Mazlum dediğin sığınır… Mazlum dediğin; en yıkıcı anlarda, en olmadık şeylere sığınır ve kendisine uzanan her elin dost olduğuna çaresizce inanır.

Thom Karremans’a da inandı insanlar. Karremans o gün eline bir megafon aldı ve Srebrenitsa Meydanı’na toplanmış; etraftaki köylerden, şehirlerden dahası savaştan kaçan binlerce Bosnalıya şöyle haykırdı:
“Korkmayın, canlarınız Birleşmiş Milletlerin koruması altındadır.”
Herkes alkışladı bu konuşmayı. İnsanlar, sevinç çığlıklarıyla yüreklerindeki korkuları, göz bebeklerinde büyüyen dehşeti bastırmaya çalıştılar. Karremans da korkuyordu.
Ama ölmekten değil…
Komutasındaki elli Hollandalı askerin birkaç gün önce Sırplar tarafından esir alınmış olması onu korkutuyordu. Askerleri geri alamazsa rezil olmaktan, kariyerindeki yıldızların parıltısını kaybetmekten korkuyordu Karremans.
11 Temmuz 1995…
O gece tüm korkular gerçek oldu. Yıldızların parıltısı bir anda sönüverdi gökte.
O gece, Srebrenitsa’nın üzerine kara bir bulut çöktü. Sırp askerleri elini kolunu sallayarak girdiler şehre. Başlarında bulunan General Radko Mladiç, Birleşmiş Milletler komutanı Karremans’ın karşısına dikildi ve hiddetle şöyle bağırdı:
“Burayı bize bırakacaksınız!”
Pazarlık bile edilmedi Srebrenitsa. Öylece, çırılçıplak ve savunmasız bir hâlde Sırplara peşkeş çekildi. Saçma sapan, uyduruk bir tanrıya sunulmuş günahsız bir bebek misali… Buz kesmiş adak taşının üzerine, yalnızlığına terk edildi. Mladiç’in kan kokan ellerine bırakıldı şehir. O eller, bu devir teslimi kutlamak için Karremans’la kadeh kaldıracaktı o gece.

Ertesi sabah askerler Srebrenitsa’nın dört bir yanına dağıldılar. Evlerin kapıları tekmelendi. Sırpça bağrışmalar duyuldu sokaklarda.
“Elleriniz yukarıda, herkes meydana toplansın. Korkmayın, hiçbir şey olmayacak!”
Boşnaklar çoluk çocuk, genç yaşlı demeden meydana toplandılar. Korkup dağlara, uçsuz bucaksız ormanlara doğru kaçanlar oldu. Kurtulmaya dair ümitleri yoktu hiçbirinin. Silahları yoktu çünkü. Ekmekleri yoktu ve bir hayatları yoktu artık. Onlar için korku vardı bundan sonra.
Nermin Osmanoviç, dağlara kaçan o Boşnak delikanlılardan biriydi sadece. Askerlerin sokaklara dağıldığı o sabah yaşanan hengâmede ailesinden ayrı düşmüş, çareyi dağlara doğru koşmakta bulmuştu. Öğlene doğru peşlerine takılan askerler, babası İhtiyar Ramo’yu ormanın eteklerine kadar beraberinde sürüklediler. Askerler Ramo’dan tek şey istiyordu. Oğlunu ve arkadaşlarını geri getirmesini, onları dönmeye ikna etmesini. İhtiyar Ramo kollarını iki yana açtı, ellerini dudaklarının kenarına siper etti ve defalarca haykırdı dağlara doğru:
“Nerminaaaaaa… Buradayıımmm. Sırplardan korkma, gellll!”
Korkuyordu Nermin. İhtiyar Ramo da korkuyordu. Yine de dönmek zorundaydılar. Kaçacak yer yoktu çünkü. Sırplar, eğlenmek için kimisine soruyordu:
“Sen! Korkuyor musun?”
Şöyle dedi dağlardan dönen bir adam:
“Nasıl korkmayayım..?”
Askerler üç gün kaldı Srebrenitsa’da. Üç gün boyunca kamyonlar gençleri, çocukları kampın dışına taşıdı. Son bir umutla kenetlenmiş kollar, dipçiklerle, tekmelerle birbirinden ayrıldı. Ağıtlar yakıldı peşleri sıra.

Uzun uzun sıraya dizdiler hepsini. Tek tek kurşunladılar. Geride kalan kalanların binlercesi açlıkla, tecavüzle ve işkenceyle baş başa kaldı.
Sırplar toprağa büyük çukurlar açmışlardı. İçlerine vicdanın, merhametin, insanlığın sığdığı büyük, dipsiz, karanlık çukurlar… 8372 cesetle dolduruldu Srebrenitsa çukurları. Nermin, İhtiyar Ramo ve diğerleri… Cesetler, biraz sonra kurşuna dizilecek olanlara taşıtıldı. Ölenler tanınmasın diye her ceset birkaç kez yer değiştirildi. Böylece tüm bedenler birbirine karıştı.
Yirmi küsur sene geçti üzerinden. Her yıl birkaç parça kemiği bulunan yüzlerce cenaze tespit ediliyor Bosna’da.
Ve o toprağın üzerine konulmuş, kollarını iki yana açmış bir heykel şöyle bağırıyor hâlâ:
“Korkmayınnnnn!”

NOT: “Nermin” Boşnakçada erkek ismi olarak kullanılır. Seslenme sırasında “Nermina” şeklinde söylenir.”

Faruk Yıldız
1985 yılında Giresun Bulancak'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini çeşitli okullarda tamamladı. Lise öğrenimini Giresun Anadolu Öğretmen Lisesi'nde sürdürdü. 2007 yılında Gazi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2014 yılında Gençlik Spor Bakanlığı Genç Kalemler Hikâye Yarışması'nda "La Edri" adlı hikayesiyle ödül aldı. 2017 yılında yayımlanan "Evvel Zaman İhtilali" adlı romanıyla Mostar Tarihi Roman Yarışması ikincilik ödülünü kazandı. Çeşitli alanlardaki yazı çalışmalarına devam etmektedir.
http://www.dilhane.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir