Pazar, Ekim 20, 2019
Dilhâne > Yazılar > Köprü

Köprü

1973’te bitirmişler bu köprüyü. Açıldığı gün öyle kalabalıkmış ki bütün İstanbul işi gücü bırakıp buraya toplanmış sanki. Heyecan büyükmüş. Ateşli nutuklar çekilmiş önce. Yetkililer iki kıtayı birbirine bağlamaktan dem vurmuş.  Tebrikler, ıslıklar, alkışlar… Ortalık adeta bayram yeri… Nihayet kurdeleler kesilince boğazı ilk kez yürüyerek geçmek isteyen kalabalık doğruca köprüye hücum etmiş. Fakat daha o günden belliymiş bir şeylerin ters gideceği. Hevesli adımlar çoğaldıkça köprü bir yaprak gibi sallanmaya, çelik halatlar gerilip sağa sola yalpalamaya başlamış. Mühendisler dehşet içinde izlemişler manzarayı. Bakmışlar olacak iş değil, köprüde yürümek derhal yasak edilmiş.

Ama ne fayda!

Bir şey yasaksa insanoğlu ona mutlaka kafayı takar.  Bir sene geçmemiş üzerinden. Bu kez iki sevgili, bir yolunu bulup köprüde koşar adım yürümeye başlamış. Birlikte, el ele, orta yere kadar gelmişler. Kimse ne olup bittiğini çözememiş önce. Arabalar yanlarından akıp gitmiş. Âşıklar meraklı gözlere aldırmadan tırabzanları aşınca biri durumu anlamış. Camdan sarkıp avazı çıktığı kadar bağırmaya koyulmuş. “Atlıyorlar, atlıyorlar!” Yazık ki haklıymış adam. İki genç kaşla göz arasında, hiç tereddüt etmeden bırakmışlar kendilerini boşluğa. Aşağıya, karanlığa, ölüme… Ya da umdukları her neyse ona… Metrelerce yüksekten süzülmüş ve soğuk sulara çakılmış ikisi de. Hemen orada can vermişler. Bu intihar haberi çok geçmeden tıpkı bir hastalık gibi koca şehrin damarlarına yayılmış. Gazetelere boy boy fotoğraflar konulmuş. Koca puntolarla “Boğaz Köprüsü’nde…” diye manşetler atılmış dört bir tarafa.  İki sevgili için hikâyenin sonu buymuş belki; ama arkalarında bambaşka, beklenmedik bir hikâye bırakmışlar.

Uğursuz, sevimsiz ve sonu gelmeyen bir hikâye…

Kırk sene geçmiş üzerinden. O günden beri “canına kıyacak” kim varsa ilk iş soluğu bu köprüde alıyor. Hapçısından sarhoşuna, delisinden akıllısına…  Dertlerini sırtına yüklüyor ve dikiliyor karşımıza.  Her telden adam gelir buraya. Kadın da gelir. Hatta dahası da! Buradaki vazifem tam dört yıl önce başladı. Yetkililer önüne geçemedikleri bu köprü meselesine engel olmak için yeni bir yol buldular. İlk önce arabaların geçtiği tarafın yakınına küçük, metal, beyaz bir kulübe dikildi. Ufak bir masa, sandalyeler, çay kahve için birkaç malzeme… Lodosun belini kırsın diye elektrikli bir soba bile koydular içeri.

Her şey tamam olunca benim gibi üç polisi daha içeri tıkıştırıp fiyakalı bir isim buldular yapacağımız işe:  “Müzakere Timi”  Vazife gayet açık.  Gece gündüz beklemek, niyeti bozan biri çıkınca da koluna yapışıp buna engel olmak.

Tam 674 kişi…

Evet, geçen yıl tam 674 kişi tırabzanlara tutunup köprüden aşağı sarktı. Her defasında birimiz ekranda bir karartı gördü ve sanki beklediğimiz bu şeyi hiç beklemiyor gibi telaşla diğerlerine haber verdi. Bıkmadan, usanmadan, koştuk ve yetiştik her seferinde.  Hepsini, yani neredeyse hepsini, “kurtardık”. Hayat denen muammanın yaşamaya değer bir şey olduğuna ikna ettik insanları. Artık şuna eminim. Hesapsızca ölmek isteyen biri, bunu asla yapmaz. Bir köprüye çıkmaz, pazarlık etmez, beklemez, korkmaz ya da düşünmez. Ölmek ister, bir yolunu bulur ve ölür! Sessiz ve habersizce… İş bize kalmışsa eğer ortada belli ki bir tiyatro vardır. Akıl almaz isteklerin, isyanların, küfürlerin, tutulmayan sözlerin, yalvarmaların havada uçuştuğu; tekrar tekrar oynanan tuhaf bir oyun… Perdeyi her defasında biz kaparız. Yeteri kadar bekler, ezberimizi tekrarlar ve en son alkışlar eşliğinde başrol kahramanımızı sahneden indiririz.  Hep aynı şekilde… Uç uca eklenen bu mutlu sonlar teranesinin tek istisnası iki ay önce, soğuk bir perşembe gecesi yaşandı. İki ay önce…Yani ben henüz işinde gücünde biriyken. Yani henüz televizyonlarda adı anılmamış ve birinin ölümüne sebep biri sayılmadan önce…

Gececiydik o hafta. Ben ve Hamit…

İçliklerimizi giymiş, kulübenin kapısını sıkıca kapamış, elektrikli sobanın başında laflayıp vakit öldürüyorduk. Gece iyidir aslında. Gündüze nispeten daha sakin, daha sessiz ilerler işler. Hele hava soğuksa kimsenin tırabzanlara tırmanmaya pek niyeti olmaz. Şartlar, şaşalı bir gösteri için uygun değildir çünkü.  Zavallı İdris… Bunu bir türlü anlayamadı. Daha haftanın ilk günü, gece yarısında çıkıp geldi köprüye. Belki de çok olmuştu o geleli; fakat akıl edip ışığın altında bir yere geçene kadar fark edemedik onu. Yanına vardığımızda sevinmeden edemedi. Sormaya fırsat vermeden kopuk kopuk, bölük pörçük bir şeyler anlatmaya koyuldu. Para dedi, ana babasına kızdı, küfretti… Sonra bir kız varmış mahallede, sevmiş ama kız gitmiş başkasıyla evlenmiş…  İlk gün, acemilikten çok uzatmadı neyse ki. Hikayesi bitince bir iki naz niyaz yaptı. Sonra da çektik aldık yanımıza.

Ertesi gece yine aynı saatler…

Bu kez Hamit gördü ekrandaki karartıyı.  “Haydaaa!” deyip bön bön baktı suratıma. Kalktık, yanına koştuk. İdris bu! Ta kendisi… Yine o kara kuru kollarını demirlere sarmış, dün kaldığı yerden devam ediyor hikâyeye. Üstelik bu kez daha dişli. Kolay kolay vazgeçmiyor.  “O kız gelecek ağbi!” diye bağırıyor ikide bir.  “O kız” dediği el alemin yeni evli karısı.  “Olmaz oğlum!” diye diretiyorum. İdris’in kısık gözleri sürekli gelip geçen arabalarda. Belli ki kapmış işi. Yaygara çıkarıp meseleyi büyütmenin peşinde. Fakat öyle soğuk ki hava, bizden başka bir Allah’ın kulu toplanmıyor başına. Kolları titremeye, yorulmaya, üşümeye başlıyor sonunda.  İki saat zar zor dayanabildi o gece. Hamit bir sigara uzattı, birkaç şey söyledi.

Çakmağı çakarken birden siper ettiği elinden yakaladı. Hiçbir şey yokmuş gibi sıkıca tutundu İdris ve yine vazgeçti atlamaktan. Hamit hemen alıp götürdü yanımdan. Bense daha çok susuyorum artık. Perşembeye kadar susuyorum.

Ama Perşembe…

Yine köprüde İdris. Saat daha dokuz olmamış. Kafası da güzel bu defa. İşi inada bindiriyor sanki. Bekliyoruz, hem de hiç olmadığı kadar.  İdris tedarikli. Cebine bir şişe sokuşturmuş. Üşüdükçe çıkarıp zıkkımlanıyor. Sigara diyoruz, bu defa yemiyor. Atıyor elini cebine, paketi çıkarıyor. Çakmak diğer cebinde. Onca ayaza rağmen üç beş kişiyi başına toplamayı bile başarıyor bu defa. Saat gece yarısını çoktan geçmiş.  Yalvarıyoruz.

“İdris, hadi oğlum! Bak yeter artık.”

“Olmaz ağabey! O kız gelecek buraya!”

Alttan alıyorum yine. Saat dördü geçmekte  ve bütün sabrım tükeniyor artık. Hamit gencecik bir çocuk. Hâlâ dil dökecek gücü var. Biteviye konuşuyor hâlâ. Gözlerim kapalı. Lodos kulaklarımı yırtıyor. Bir uğultu duyuyorum sadece ve sonunda patlıyorum.

“Yeter laannnnn! Kes! Şerefsiz!”

Bir anda çıkıyor ağzımdan. Bir karmaşa, bir anlık bocalama. Sonra sesler kesiliyor. Gözümü açıyorum. İdris yok! İdris aşağıya inmiş nihayet. Ama en aşağıya! Buz gibi suyun dibine… Peşinden bakamıyorum bile. Hamit’in hâli perişan. İlk kez görüyor bunu. İlk kez, düşen birini görüyor. Düşen diyorum çünkü İdris düştü. Yoruldu, sızdı ve düştü. Ne amirler ne haberler  ne diğerleri… Hiçbiri umurumda değil. Hiçbiri bilemez bunu. Ama ben biliyorum İdris’im düştü.

Bu gece o köprüye gidiyorum. Sahne sırası artık benim.

 Ve evet…  Bu, her şeyini kaybetmiş bir adamın intihar mektubudur!

Faruk Yıldız
1985 yılında Giresun Bulancak'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini çeşitli okullarda tamamladı. Lise öğrenimini Giresun Anadolu Öğretmen Lisesi'nde sürdürdü. 2007 yılında Gazi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2014 yılında Gençlik Spor Bakanlığı Genç Kalemler Hikâye Yarışması'nda "La Edri" adlı hikayesiyle ödül aldı. 2017 yılında yayımlanan "Evvel Zaman İhtilali" adlı romanıyla Mostar Tarihi Roman Yarışması ikincilik ödülünü kazandı. Çeşitli alanlardaki yazı çalışmalarına devam etmektedir.
http://www.dilhane.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir