Yazılar

Kitap Tutkunlarına Bekârlık Sultanlık Mı?

Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asardan nakl ü rivayet olunmuştur ki;
Vaktiyle Vefa semtinin dar sokaklarında kadınlar cumbadan cumbaya şöylece dedikodu etmektedirler:
-Hanım hanım! Senin adam Gedikpaşa meyhanelerine dadanmış diyorlar!
-Varsın olsun, parası biter, midesi bulanır, ikrah gelir de bırakır.
-Komşu, senin herif Galata’da bir Rum dilberine tutulmuş!
-Aman olsun, Rum dilberinin tüyü çıkar, işvesi biter. Hevesi geçince döner elbet evine
-Komşu hu, seni adamı sahaflarda görmüş bizim herif. Üç dört tane de kitap almış, bohçaya sarıp sıkıştırmış koltuğunun altına.
-Aman ben yandım komşular!.. Bunun hiç çaresi yok, evime kuma geldi! İflah olmaz artık bizimki, anca mezar paklar. Bilmem hocalara mı okutmalı, muskalar mı yazdırmalı?

Bu hoş hikâye bir çok emsali gibi mübalağasıyla kulağımıza erişmiş olsa da, muhibb-i kütüb denilen kitap severlikten mecanin-i kütüb, yani kitap delileri statüsüne meyleden herkesin evde hayat arkadaşıyla artık odaları lebaleb doldurmuş kitaplar yüzünden çekişme ile malul olduğu kitap sohbetlerinin vazgeçilmez mevzularının başında geliyor. Bendeniz ise sık sık ev taşıma belasına düçar olduğumdan, mecanin-i kütüb zümresinin kütüphaneleri yanında oldukça mütevazi kalan kitaplarımın nakli bahsinde, hamal esnafının gönlünü biraz fazlaca bahşiş vererek alırken şu suale de maruz kaldım her seferinde: “Abi, yenge bu kadar kitabı nasıl tutuyor evde?” Eşimin de bir muhibb-i kütüp olduğunu ve bir sorun yaşamadığımızı söylesem de, daha evvel kütüphanelerini taşıdığı koca koca profesörlerin eşleriyle kitap kalabalığı yüzünden çok defa tartıştıklarına şahit olduğunu söyleyip pek de inanmadığını hissettirmişti nakliyeci kardeşim.
Galiba en son taşınmam, Mustafa Kutlu’nun “Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı” adlı hikâyesini okduğum zaman denk gelmişti ki, muhatabı olduğum mevzu hikâyenin satırlarında karşıma çıkıverdiğini hatırlıyorum. Kıdemli sahaf İskender Bey, kitapları ile karısı arasında kalan Kâzım Efendi’nin derdini ve hal çaresini dinledikten sonra, hikâyenin kahramanı Tahir Sami Bey’e şöyle nasihatta bulunuyordu:
“- Sami, evladım. Sen ki bir ciltcinin oğlusun. Sahafların müdavimisin; kağıt kokusu, kitap kokusu arasında büyüyorsun. Sonunda herhalde aramıza karışacaksın. Kulağına küpe olsun. Kitap aşkı başka sevda kaldırmaz. İki karpuz bir koltuğa sığmaz. Sığdırmaya kalkışırsan işte bu bey gibi ömrün ıstırap içinde geçer. Kitapsever mücerret bekar kalmalıdır.”

Herhâlde muhayyel kahraman Sahaf İskender Bey’in bu nasihatı evvel eski kitap tutkunlarının kulağına küpe mahiyetinde ulaşmış olmalı ki, hatırı sayılır mecanin-i kütüb zümresinden zevat, iki karpuzu bir koltuğa sığdıramama endişesinden olsa gerek müzmin bekârlığı tercih etmişler. Şöyle bir bakınca ömrünü kitap sevdasına vakfetmiş ne isimler geçiyor gözümüzün önünden. Aradığı bir kitabın tek nüshasının Yemen’de olduğunu duyunca oraya tayinini isteyen Ali Emiri Efendi mesela. Hiç şüphesiz bir kitap uğruna ev-bark düzenini bozmayı göze alan bir kitap delisi ile evlenecek kadın kolayına bulunmaz. Gerçi Ali Emiri Efendi de; “Benim tek sevdiğim kitaptır, gerisi endişe ve gamdır” diyerek gönül tahtının sultanını kitap olarak tescil etmiş. Akabinde ömrünü kitaplarının ve kedilerinin arasında mücerret bekâr geçirmiş Beyazıt Kütüphanesi’nin efsanevi hafız-ı kütübü İsmail Saib Sencer’i yad etmeli. Tabii iki şairin müştereken “Hezar gıpta o devr-i kadim efendisine / Ne kendi kimseye benzer ne kimse kendisine” diye medhettiği bir irfan âbidesi İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ı da atlamayalım. Konağını bir kültür ocağı hâline getiren hazret, herhâlde kitaplar çevresinde hâlelenmiş bu hâneye tahammül edecek bir refika bulamadığından bekâr geçirmiş seksen yedi senelik ömrünü. Mehmed Akif Ersoy’un Safahat’ta “Asım’ın Babası Köse İmam” olarak boy gösteren kahramanına ilham veren Boşnak Ali Şevki Hoca da, aslında müzmin bekâr kitap delileri arasında nevi şahsına münhasır bir kimlik olarak anılmalı. Ali Şevki Hoca’nın tutkunluğunun öncelikle kitapların cildi olduğunu, ciltlenmemiş bir kitabı zinhar kütüphanesine sokmadığını söylersek, böyle hassasiyetlere sahip bir zâtın ömrünü paylaşacak hayat arkadaşı bulmakta nasıl güçlük çekeceğini tasavvur etmek zor olmaz.

Kültür dünyamızdan meçhul bir kitap âşığı olarak geçen Nurullah Pertevoğlu, Nurullah Bey’in sadık şakirdi ve onu bir parça da olsa kitap dünyasına tanıtan, beş ciltilik “Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu” gibi muazzam bir çalışmaya imza atan Seyfettin Özege, Türkçe basılmış ne kadar gazete ve dergi varsa toplayıp dev bir kolleksiyon oluşturan Hakkı Tarık Us, hayatını öğrenmeye ve öğretmeye adayan Mualilm Cevdet, felsefeden musıkîye nice sahada maharetini mahviyetkârlığı ile örten İsmail Fennî Ertuğrul, hukuk tahsiline rağmen mesleğini edebiyat öğretmenliği olarak seçen “Türk Teceddüt Edebiyatı” müellifi İsmail Habib Sevük, hafızamızdan resm-i geçit yapan müzmin bekâr kitap tutkunları arasında mümtaz bir yere sahip isimler.

Kitapları aşk denilebilecek derecede bir tutkuyla sevenlerin hâlet-i rûhiyesini herhâlde en güzel Sabahattin Ali’nin “Bir Delikanlının Hikâyesi”ndeki şu satırlar anlatıyor bana kalırsa: “Kitapları bir kadın gibi sevenler, yalnız bekâr odalarının azabını daha az duyarlar. Ellerinde bir kitapla beraber yattıkları, başuçlarındaki lâmbayı yaktıkları zaman, bahtiyar bir evlilik hayatının daima tekrar edilen saadetini hissederler.”

Yazar Hakkında

İdris Mahfi

Yorum Yaz

Yorum Yazmak İçin Buraya Tıklayın

En Çok Okunan Yazılar

Eylül Sayımız Yayımlandı

Herald

Dilhâne'nin 9. sayısı yayımlandı. Bu sayıda Genel Yayın Yönetmenimiz Ahmet Hamdi Köksal ile söyleşi yaptık. Eylül sayımız ile aramıza katılan Bertan Rona, "O'nun Kokusunu İzledim" isimli yazısı ile okurlarımızı selamladı. Fatih Duman ise "Ben Zamanı Hesap Edemiyorum" başlıklı yazısı ile Dilhâne okurlarına Merhaba dedi..

Hemen Oku!