Kaza Sorularına Kurban Gitmek veya Biraz Diazem Biraz Antidepresan

Kaza Sorularına Kurban Gitmek veya Biraz Diazem Biraz Antidepresan

Hayatın bir yeri gelir ki ölümü arar insan. Yitirmenin en çarpıcı boyutudur bu. Yitirdiğini bulmak ümidiyle yitip gitmek istersin. Fiyakalı bilgelik olsun diye söylemiyorum bütün bunları. Bizzat denenmiştir her biri, defalarca kez üstelik.

Sahil kenarında bir banka oturmuş, çay yudumluyoruz sessizce. Günbatımı, akşam alacasında kuytularda kalmışız, susuyoruz işte öyle. Neden sonra beklemediğim yerde bana dönüp soruyorsun; “Ölsem üzülür müsün?” Sen böyle yapınca bir silah ateş alıyor aniden, bir mermi uğulduyor kulaklarımda. Kaza sorularına kurban gidiyor içimde bir şeyler. Sen hiç düşünmediğim şeyi neden düşündürüyorsun bana?

Hayatın bir yeri gelir ki hiç düşünmediğin şey olur orda. Gerçek ve inanılmazdır. Gerçekliğe ikna edilme ihtiyacı ise oldukça gerçeküstü bir durumdur.

Bilmiyorum belki de bu yüzden ellerinin araklanacağına dair korkular biriktiriyorum. Yan yana durduğumuz resimler için açıklama bekliyorlar çünkü her şeyi en iyi onlar bilir. Değişmez kaidedir; iyi rolünü en iyi oynayan kazanır her zaman. Hâlbuki sensizliğin telafisi yok, başka neyi izah edeyim. Rüzgâr esse inciniyorum ama anlamıyorlar. Zaman dönüp duran bir daire saçlarının kıvrımlarında… Yine de üzülme sen! Kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığı yerde kaldırımları paylaşırız, olur biter. Tasalanma, payımıza düşen acıyı berber kaldırırız.

Aramak ve bulmak arasında neredeyse bir kaybetmek miktarı mesafe olmalıdır. Doğal döngüsüne göre değerlendirildiğinde durum budur. İnsan aradığını bulur, bulduğunu kaybeder ve kaybettiğini arar.

Her gece sana ardı ardına telefon ediyorum, aradığım kişiye ulaşılamıyor. Daha sonra tekrar deniyorum. Sabaha kadar deniyorum, sen benim şahane çaresizliğim! O gecelerden birinin sabahında şehrin meydanında zehirlenmiş güvercinlerin kan kusarak öldüğünü izledim.  Çarpık olan insanken, çarpık kentleşme senaryolarını anlayamamam da bu yüzden. Gelecek yüzyıllar boyunca taşımak üzere, boynumda asılı kaldı insan olmanın utancı. Çuvallara doldurduk güvercinleri, meczup İsmail çok ağladı. Vallahi sadece kendimi buralardan alıp götürmek için arıyorum seni ama şimdilerde ne kadar yitik, ne kadar ulaşılamazsın.

Seni daha az kaybetmenin yolunu aradım ben hep, bunu sen de anlamazsın. Zira her seferinde hoyratlığıma çiçek sundu gözlerin. Yüzüme en bakılmamış bakışla baktın. Kasıt yok, seninki kalb-i müdafaa! Öyle bak bana çünkü beni bir kere çok ağır dövdüler, yüzüm dağıldı. Bir ara bunu da anlatırım. Yüzümü kaybetsem sırf senin bakma imkânın olmaz diye daha bir önemserdim ama şimdi konu bu değil. Çok çabaladım anlamak için; ne var bu senin gözlerinde. Aklın zorladığı yerde biraz diazem, biraz anti-depresan… Boşver onu bunu, sen bak bana öyle; ben nasılsa gelirim geriden de olsa… Hırçın bir çığlığı uysallaştırmanın alternatif yoludur senin bakışların. Sen yalnız bana öyle bak; hayata tutunmayı ancak bu mümkün kılar.

“Soruyu düzeltip bir daha sor. Ölsem yaşayabilir misin?”

Beğen  
Sonraki Yazı
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir