Kalplerin Mühürlenmesine Giden Yol: Ezanın Türkçeleştirilmesi

Kalplerin Mühürlenmesine Giden Yol: Ezanın Türkçeleştirilmesi

Nefes aldığımız her günün, beş vaktinde hoş bir seda ulaşır minarelerden hanemize. Minareleri dolduran huşu, önce kulaklara, sonra kulaklardan gönüllere ulaşır. “Allah’u Ekber” nidasını duymaya başlayan insanın bir yandan gönlü temizlenirken diğer yandan ruhu da gönlüyle aynı anda temizlenir. Allah’ın davetine icabet ettiğinde anlar insan bu hali; zerre zerre temizlendiğini. Kulunu huzuruna bekleyen Rabbimizin ne kutlu bir davetidir Ezân-ı Muhammedî… Kulaklarımız şükürler olsun ki aşinadır bu sese.

Hayatımız boyunca duymak istediğimiz bu ilahi ses, duymaya alışkın olduğumuz en elzem ses olmuştur. Nasıl olmasın? Daha doğduğumuz anda dinletilmedi mi bu ses bize, temiz kalalım, her daim huzura yakın olalım diye. Hepimiz minarelerden yükselen “Allah-u Ekber” nidasını duyduk, ona alıştı kulaklarımız. Bir düşünelim, bir gün minarelerden “Allah-u Ekber” yerine “Tanrı Uludur” nidasını duyduğumuzu ve ezanın devamının da aynı şekilde Türkçe okunduğunu. Nasıl bir şaşkınlık olur bizler için öyle değil mi? Ezana huşu veren o tını artık kaybolur ve manevi söylemini kaybeden o ses ruha ulaşamadan kulaklarda kalır sadece. Ezanı-ı Muhammedi ne yazık ki bir vakit yoksun kaldı maneviyatından, kaybetmek zorunda kaldı huşusunu. Çünkü bir dönem Türkiye’deki minarelerden Arapça yerine Türkçe ezan sesi yükseldi.

Tarih öylesine karışık, etkileyici ve bir o kadar da hüzünlü olaylara sahne olmuştur ki tarihimizdeki bu hüzünlü süreçten ezan da nasibini aldı. Ezanın hüzünlü dönemi 1932-1950 yılları arasını kapsamaktadır. Şimdi bu hüzünlü süreci kısaca anlatalım: Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşı’nın sonu ve Cumhuriyet’in ilanıyla Türkiye’de yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde yeni bir devletin kuruluşunun gerçekleştirilmesi amacıyla birçok reform gerçekleştirilmiştir. Bu reformlar, Türkiye’de yeni bir toplum düzeni, hukuk sistemi, eğitim anlayışı ve siyasal bir yapı öngörülerek gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen reformlarla birlikte aşama aşama yeni bir düzen kurulmasına giden süreçte hedeflenen çağdaşlaşma ve millileşme hareketlerinden din de etkilenmiştir. 1925’ten beri din bir taraftan devlet yönetiminden uzaklaştırılırken öte yandan dinde reform çabalarının bu politikaları takip ettiğini görüyoruz. Salt devlet ile dinin birbirinden ayrılması ve birbirine karşı bağımsızlığını sağlamakla yetinmeyen, aksine bir de buna uygun bir toplum oluşturma işine girişen devrimlerin gerçekleştirildiğini, özellikle 1930’lu yıllarda görmekteyiz. Sosyal alanda yapılan reform hareketleri içine din olgusu da dâhil edilerek dinin millileştirilmesi ve modernizasyonu bu dönemde tatbik edilir. Bu uygulamalardan biri olan Türkçe ezan, Cumhuriyet tarihinin önemli ve ilginç aynı zamanda etkileyici ve hüzünlü anlarından birisidir. Dini millileştirme hareketleri bağlamında 1924, 1926, 1928 ve 1932 yıllarında projeler gündeme gelmiştir. 1928 yılında İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından dinde reform talepleri yüksek sesle söylenmeye başlamıştır. Aynı yıl hazırlanan “Dinin Islahı Beyannamesinde” ibadetlerin Türkçeleştirilmesi ve yeniden düzenlenmesi öngörülmekteydi.

Kur’an-ı Kerim’de bazı ayetlerin çıkarılmasından, camilere ayakkabıyla girilebileceğinden, camilere kiliselerde olduğu gibi sıralar yerleştirilmesinden ve müzikle ibadetlerin icra edilmesinden bahseden beyannamenin bu ilginç önerileri son derece dikkat çekicidir. Bu fikirler bugün bize oldukça tuhaf gelse de fikirlerin o günlerde parti içinden ciddi destek aldığını söyleyebiliriz. Dinde reform ve dini millileştirme adına en somut adımlar 1932 yılında atılmıştır. Aynı yıl bu konunun ana hatlarını belirlemek için 4 maddelik bir plan oluşturulmuştur. Bu plana göre: “Müslümanlığın bir Türk dini olduğu ispat edilecek; dinde ibadetin Allah ile kul arasında bir kalp bağlılığı olduğu tezi inkişaf ettirilecek; kulun ibadet ederken söylediklerini kalbinden söylemesi lazımdır, kalbin dili de ana dilidir, onun için duaların ana diliyle yapılması lazımdır, inancı oluşturulacak; bu fikirde ittifak hâsıl olduktan sonra duaların Türkçeleştirilmesi hususunda bir iş bölümü yapılacaktır.” Planda yer alan maddeler hemen uygulanmaya başlamıştır.

İlk Türkçe Kur’an 22 Ocak 1932 tarihinde Yerebatan Camii’nde okunduktan sonra 24 Ocak günü bütün İstanbul camilerinde Türkçe Kur’an okutulmuştur. Ardından 30 Ocak 1932 tarihinde “Tanrı Uludur” nidası Fatih Camii minarelerinden duyulmuştur. 4 Şubat’ta Türkçe tekbir ve ertesi gün Türkçe hutbe ile dini Türkçeleştirme süreci devam etmiştir. Halk bu yapılanlar karşısında oldukça şaşkın ve tedirgindir o dönemde. Yapılan diğer inkılaplarda olduğu gibi ezanın Türkçe okutulması da halka rağmen, halkın beklentileri ve talepleri göz ardı edilerek olmuştur. Halk, olanlar karşısında şok olmuş bir haldeydi ancak dönemin yayın organları bu durumu anlatan haberlere yer vermemiştir.

Halk, gerçekleştirilen reformlarla zaten geleneklerinden koparılıyorken yaşanan bu gelişmeyle beraber dönemin yöneticilerinin fikirleri arasında yer alan reddi mirasla bir kez daha karşı karşıya kalmıştır. Artık kulaklar alışkın olduğu o kutlu sesi aynı maneviyatla dinleyemiyordu. Çünkü Ezân-ı Muhammedî, özgülüğünü yitirmişti. Ona maneviyatını veren özü kaybettiği gibi huşu barındıran ezgisini de yitirmişti bir anda. Halk, ezanın gayesinden yoksun bırakılmıştı adeta ve insanlar bu durumdan hiç hoşnut değildi. Türkçe okunan ezana karşı tepkilerini ortaya koymak isteyen halk tarafından en büyük tepki 1 Şubat 1933 tarihinde Bursa’dan gelmiştir. Bursa Ulu Cami’de Arapça ezan okunmak istenince olaylar çıkmış ve olaylar sonucunda yapılan yargılama sonrasında 19 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. Dinin manevi ikliminden uzaklaşmayı istemeyen halkın gerçekleştirdiği bu muhalif hareket de iktidar tarafından bastırılarak halk inançlarına sahip çıkma hususunda pasifleştirilmeye çalışılmıştır. Bu olay sonrasında ezanın Türkçe okunması yönündeki denetimler sıkılaştırılmıştır. 1941 yılında yapılan yeni bir düzenlemeyle de ezanı Arapça okuyanlara 3 aya kadar hapis ve 10 liradan 200 liraya kadar olan para cezası veren kanun maddesi onaylanmıştır. Halk, yaptırımlar neticesinde korku ile sindirilmeye çalışılmıştır. Korkutulan halktan birinin bu konuyla alakalı küçük bir anısını paylaşmak istiyorum sizlerle:

“Ezanın Türkçe okunduğu yıllarda 10-15 yaşlarındaydım. Bir hatıra olarak o yıllardan hatırladığım şudur: Bir Ramazan ayıydı. Çukur ’da idik. Dedem ezan okumamı istedi benden. Ben de eski ezanı okumayı bilirdim o zamanlarda. Eski ezanı okumaya başlayınca dedem, “aman oğlum, yeni ezana çevir“ diye bağırdı. Korkmuştu. Gelip de hapse götürürler diye korkmuştu. O kadar korkmuştu ki halk… Arapça ezan gizli bile okunamazdı o korku yüzünden.”

Korkularla, hayal kırıklıklarıyla, hüzünle geçmiş 18 yıl… Evet, tam 18 yıl minarelerden “Allah-u Ekber” sesine hasret kalmış insanlar. Bu hasret gönülleri mühürlemiştir ne yazık ki. Gönle huşu veren o ses tınısını kaybedince halk camilere gitmez olmuştur. Çoğu kişi evlerinde gizlice ezanı hakiki ve has şekliyle, o hissiyatlı haliyle okuyarak ibadetlerini eda etmiştir. 18 yıldır ahengini yitirerek ruhsuzluğa hapsedilen Ezân-ı Muhammedî, 1950 yılında yeni kurulan hükümet tarafından özgürlüğüne kavuşturulmuştur. “Allah-u Ekber” söylemiyle ruhunu geri kazanan ezan tekrardan özümüzde hayat bulmuştur.

Tarih, öylesine garip bir şey ki… Tarihine dönüp baktığında bazen acıya, hüzne ve mağlubiyete şahit olursun; bazen de tarihinden sevinci, mutluluğu kazanmayı öğrenirsin. Yaşanmışlığı ya da yaşanmamışlığı ile ibretlik bir yolculuktur tarih. Bu yolculukta kalplerin mühürlenmesine şahit oluruz bazen. Tıpkı 18 yıl özünden koparılarak ezanın Türkçe okunması olayında olduğu gibi. 18 yıl boyunca mühürlenen kalpler şükürler olsun ki 68 yıldır özgürce Ezân-ı Muhammedî’nin, İlahî davetine icabet etmektedir.

Tekerrür eden tarih, bizlere mühürlenen değil, imanıyla şahlanan gönüllerin şahitliğini göstersin inşaAllah…

Beğen  
Yazar

1992 İstanbul doğumluyum. Doğduğum ve yaşadığım bu şehre sevdalıyım. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünü hayatımda, fikir ve ilim dünyamda en güzel etkileri olan Sakarya'da okudum. Söylediğim ya da söyleyemediğim her şeyi yazılara dökme fikri de Sakarya'da ortaya çıktı. 2015'ten beri yazma serüveninde yol alıyorum naçizane. Yazarak yaşayanlardan, hislerini kağıtlara dökerek nefes alanlardan, sessizliğini satır aralarında bozan, haykırışını harflerde yatıştıranlardanım. Kısacası hayatını yazdığı yerden başlatanlardanım...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir