“Kalbin Aklı” Makâlesi Üzerine Bir Değerlendirme…

“Kalbin Aklı” Makâlesi Üzerine Bir Değerlendirme…

Efendim; bilenler bilir. Kitap okumayı pek severiz. Okuduklarımız üzerine değerlendirme yapmasını da aynı ölçüde severiz. Bu sayımızda akademisyen, şair, müzisyen, mütefekkir, yazar Savaş Şafak Barkçin’in “Kalbin Aklı” kitabından, yine aynı ismi taşıyan makalesini değerlendirmeye çalışacağım inşâallah… Kitabın adı “Kalbin Aklı” alt ismi ise “Medeniyet Üzerine Yazılar”

Savaş Bey’i Mostar Dergisi’nde bir söyleşisini okuduğumda tanıdım. Sonra programlardan, sosyal medyadan takip ettim. Kitaplarını da bu süreçte almıştım ama okumak bu yıla nasib oldu. 2018’in son günlerinde Eskişehir’e “Biz Kimiz?” adlı bir konferans için gelen Savaş Hoca’yı canlı canlı dinleyince fikirlerine yeniden hayran kaldım. “Kalbin Aklı”nı okudum ve tespitlerine bayıldım, desem abartmış olmam.

Savaş Ş. Barkçin kimdir? 1966’da Ankara’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden mezun oldu (1989). Washington’da Johns Hopkins Üniversitesi, SAIS okulundan master derecesi (1996), Bilkent Üniversitesi’nden siyaset felsefesi doktorası aldı (2001). 1989’da Devlet Planlama Teşkilatı’na girdi. 2003’te TİKA başkanlığına atandı. TÜBİTAK’ta Başkan Danışmanı olarak görev yaptı (2004-2007). 2009’da dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başmüşavirliğine atandı. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte onun başdanışmanı oldu.

Uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve medeniyet konularında pek çok konferans ve dersler vermiştir, aynı zamanda profesyonel bir moderatördür. Müzik, tarih, şiir, tasavvuf ve edebiyat Dr. Barkçin’in başlıca ilgi alanlarıdır. Bu alanlarda pek çok yazıları, kitapları, üniversite dersleri, tercümeleri, televizyon programları ve konferansları vardır. Aralık 2013’te klasik bir divan olan “Dîvân-ı Zerefşân”ı yayınlamıştır. Serbest ve hece ölçülü şiirleri vardır.

Kalbin Aklı بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır” (A’râf Sûresi, 179.ayet-i kerîme) İşte kitab ismini bu âyette geçen ‘kalbleri vardır, anlayamazlar’ ifâdesinden alıyor. Bu âyet Barkçin’e ilhâm vermiş olmalı ki; kitabı âyet üzerine binâ etmiş… Barkçin diyor ki: “Burada dikkatimizi çeken ibare şudur: ‘Onların kalpleri vardır fakat onunla gerçeği anlamazlar.’ Evet, Rabbimiz burada ‘kalbin anlamasını’ beyan buyuruyor. Bu bizim için şaşırtıcıdır. Çünkü biz hep ‘akıl, beyin’ veya ‘zihin’ ile anladığımızı sanırız. ‘Anlama’ yani ‘idrak’ bize göre sadece akıl ile mümkün olan bir şeydir. Dolayısıyla ‘akıl, beyin ve zihin’ ile ilgilidir. Kalp ise duygular ve hisler ile ilgilidir. O hâlde “kalp ile anlamak” bizim şu andaki kavrayışımızda karşılığı olmayan bir gerçek… Çünkü bize Batı usûlünce öğretilen şey şudur: Akıl idrâk eder, kalp hisseder. Akıl somutun, kalp soyutun mahâllidir. Akıl düşüncenin, kalp duygunun merkezidir. Batı düşüncesinden kompleks ile iktibas ettiğimiz bu yanlış tezat, zihinlerimizi olduğu kadar eylemlerimizi ve hayatı kavrayış ve yaşayışımızı da maâlesef kirletiyor.

Kalbin bir aklı, aklın da bir kalbi olabileceğini düşünemiyoruz. O yüzden ‘rahmet peygamberi’nin aynı zamanda ‘savaşçı bir peygamber’ olması, sûfilerin aynı zamanda mücâhid olması, âlimlerin aynı zamanda mutasavvıf olması, şeyhülislamların şarap mazmunlarıyla gazeller yazması bize hep ters geliyor (…) ”

Bu ifâdeleri hayranlıkla okudum. Kitabı bir görseniz her kelimenin altı çizili, her yerde notlar var… Bu bizlik değil; Dr. Barkçin’in fikrinin ve kaleminin bir semeresi aslında…

Dr. Barkçin’in bazı kelimeleri ve bazı kavramları meşhûr… Mesela “denge” meşhûr… “Medeniyet” meşhûr” “Kendimiz olma/olamama” meşhûr… Zamansal kavram olarak “2 asır/200 yıl” meşhûr… O, ülke olarak hatta Doğu&İslam dünyası olarak yozlaşmayı, gerilemeyi, çöküşü, yıkılışı, bitişi 2 asır/200 yıl önceden başlatır. Bu makâlede 2 asır/200 yıl için şöyle bir cümle kurar:
“İslâm dünyası son iki asırdır akıl ile kalp arasında gidip geliyor. Bize hep söylenen şudur: Modern Batı, aklın kalbe üstün gelmesiyle şekillendi. Doğu ise kalbin akla üstün gelmesiyle… Hayatımızdaki pek çok şey gibi bu akıl ve kalp ikiliği de bizi bir dengesizliğe mahkûm etmiş durumda. (…)”
Yine bazı ‘2 asırlı’ cümlelerden bahsedecek olursak: “Müslümanlar dünyanın her yerinde 200 yıldır…” “200 yıllık soru” “200 yıl boyunca unuttuğumuz şey” “Müslümanlar son iki asırdan beri….” “İslam dünyası 200 yıldır bir…” gibi… Bilerek cümleleri yarım yazdım ki; merâk mûcib olsun ve kitap alınsın, okunsun… Barkçin’in bir diğer meşhûr ifâdesi de “olmak/kendisi olmak-olamammak” Yine bu ifâdelere de Barkçin’in eserlerinde ve konuşmalarında sıkça rastlayabilirsiniz… “Kendisi olmak/olamamak” deyişi benim ufkumda da mevcut bir kavram… Beni Barkçin’e yaklaştıran çok kavramdan ve tespitten birisi de budur.
Akıl ve akılcılık ile ilgili: “Akıl ve akılcılığı vurgulayanlar, kalp yolunun ve geleneğin Batı karşısında yaşadığımız yenilginin asıl sebebi olduğunu söylüyorlar. Gelenek ehli ise Batı’nın materyalizminin onu tükettiğini vurgulayıp çarenin yine kalp yolu olduğunu söylüyorlar.” Dr. Barkçin ise: “Bazı şeyleri anlamak için beyin yetmez, kalp gerekir” der. O bu ifâdesi ile hem dengeyi sağlar hem de Batı materyalizmine karşı durur…
“Devekuşu” Dr. Barkçin bu kısımda akıl ile kalbi ayrıştırmanın ya da birbiri üzerine eklemenin değil; ikisinin birbirine geçirilmiş olduğunu ve ikisi ile bir denge kurulabileceğini ifâde ediyor. Bu konuda ise çok çarpıcı bir “devekuşu” örneği veriyor. Şöyle ki: “Bazen de akl-ı evvellerimiz çıkıp: ‘İslâm’ın kalbi ile Batı’nın aklını birleştirmeliyiz’ diyorlar. Yani “deve” ve “kuş” kelimelerini bir araya getirip, kendilerine bir devekuşu’ icâd ediyorlar. Asıl düşünceleri, İslâm’da gördükleri akıl eksikliğine Batı dopingi yapmak. Burada da yine baş düşmanımızı görüyoruz: aşağılık kompleksi”

Aslında “akıl” ve “kalp” derken, bu kelimeleri ve kavramları bilerek ve doğru kullandığımız söylenemez. Nitekim “akıl”, “rasyonel” ve “rasyonalizm”in ayrı ayrı kavramlar olduğunu bilenimiz pek azdır. Bu ikilik ve ayrışma yüzünden İslâm dünyası sadece siyasi birliğini değil, uygarlık anlayışını da kaybetti. Bu ikisi arasında bir denge kurma arayışı hâlâ sürüyor. Oysa, akıl ve kalp arasındaki dengeyi Mevlamız Kur’an’da bize gösteriyor” diyerek yukarıda geçen A’râf Sûresi 179.âyeti veriyor.
Bilenler bilir; Dr. Barkçin, Batı’ya düşmandır. Yani aslında şöyle dersek daha doğru olur: Batıyı üstün, Doğu’yu aşağı görmenin düşmanıdır. Her dâim İslâm medeniyetini üstün tutar. İslâm medeniyetinin bittiği mavalını okuyanlara “İslâm medeniyeti bitmedi” diye bağırır. Barkçin, Batı’ya baktığımız kadar kendimize bakmamamıza düşmandır. Doğu’nun kültür kızılelmasının tabir-i caizse “Batı kadar olma” olduğunun düşmanıdır. Dr. Barkçin, Batı’nın aklı ön plana çıkarmasına; kalbi hiç görmeyişine karşı tavrını koyar. Batısız bir medeniyeti aşağı görmenin düşmanıdır. Yukarıda da geçtiği üzere bu durumu “Aşağılık kompleksi” olarak nitelendirir.”Doğu’nun kazanımları medeniyet anlamında bize yeter” fikrindedir. Belki de Dr. Barkçin’i bizim nazarımızda üstün konuma taşıyan da budur. Bunu eğitim hayatı Batı’da geçmiş birisi olarak söylemesi; aslında onun ne denli tecrübeli ve “Batıtanırlığını” gösterir, kanaâtindeyim.
Yukarıdaki âyetten hareketle Barkçin diyor ki: “Tek başına bu âyet -A’râf, 179.âyet-i kerime- bile içine düştüğümüz kompleksten ve dengesizlikten kurtuluş yolunu gösteriyor: Akıl ve kalp birbirinden ayrı, birbirine zıt melekeler değildir.”
Dr. Barkçin; bir iki parçayı değil; her şeyin bütüncül bir vaziyette daha güzel, daha anlamlı, daha faydalı olacağını savunur. Tasavvufsuz bir ilim, fıkıhsız bir anlayış, sanatsız, müziksiz bir kültürün olmayacağını ifâde eder. Bir mozaiği öne sürer aslında ve bu mozaikle var olduğumuzu ve var olacağımızı ifâde eder. Nitekim aynı makalede şöyle geçer: “Tefsir, hadis, siyer gibi “muhkem ilimler”in yannda; musikî, sanat, ticaret gibi alanların da ilimler olduğunu kavrayacaktır. Sanat ‘sun’i’ değil; ‘aslî’ olan olan anlamına yeniden kavuşacaktır. Asıl muhatabı halk değil; Hakk olacaktır. Müzikten mimariye, şiirden ebrûya kadar… Şekil ile öz, anlam ile sembol, sanat ile düşünce yanyana gelecektir. Mesela müziğin bir ‘tefekkür alanı, şiirin ise bir ‘tefekkür evi’ olduğunu anlayacaktır”
“Fıkıh” kelimesi üzerine… Bu makalesinde Barkçin, belki de hiç eğilmediğimizi bir yeri işâret ediyor bize. Âyette geçen “Yefkâhûne” kelimesi “anlamak, idrâk etmek” ile tercüme edilmiş. Bu kelime de fıkıh ile aynı köktendir. Yani, fekuhe kökü…”

Barkçin, fıkıh kelimesinin İslâm hukuku ile eş anlamlı olduğunu ve: İslâm’ın kişisel ve sosyal hayata dair pratik hükümlerini inceleyen bir ilim dalı olarak anlarız.. Oysa fıkıh, “bir şeyi iyi kavramak, anlayışlı olmak, bilmek demektir.” der. Barkçin, “fıkıhın bu açıdan bakıldığında ilimden farklı olduğunu, ilim nasıl olursa olsun bilmek, fıkıh ise işin esasını, künhünü kavramak, inceden inceye bilmek demektir” diyerek fıkhın aslında salt ilimden de yüksek olduğunu ya da fıkhın daha seçkin bir yerde olduğunu ifâde eder. “Fıkıh kelimesi, yukarıda zikrettiğimiz âyetteki anlamı üzerine Kur’an-ı Kerim’de yirmi yerde geçer. Bugün bizim anladığımız şekilde “hukuk” olarak Kur’an’da geçmez. ” Tam bu cümleyi okuduğumda hadis-i şeriflerde geçen “…… fakih kılar” yüklemli hadisler gelmişti zihnime… Ki az sabretseymişim Barkçin de bunu söyleyecekmiş zaten… Sonra yine Peygamberimiz’in(a.s) bazı sahabeler için ettiği “O’nu dinde fakih kıl!” şeklindeki duâlarında geçen “fakih kıl” ifâdesi de hep “anlayışlı kıl” olarak geçmiştir…
Fıkhın, yani anlayışlı kılınmanın, idrâkin bir sonraki safhası ise ahlâktır Dr. Barkçin’e göre… Der ki: “Fıkıh yerli yerine oturunca, sadece davranış kalıpları olarak görülen “ahlâk” da aslî anlamına kavuşacaktır; yani her şeyde Tanrı ile olma, bilme ve kılma. Bu açıdan siyaset gibi, ticaret gibi mesela müziğin de, resmin de, mimarinin de, şiirin de bir ahlâk alanı olduğu bilinecektir, yani fıkhedilecektir.” Fıkıh yerli yerine gelince, inanan insan sadece eserlerini değil, kendini de tamlayacak, birleyecektir. Ruhu ile nefsi, bedeni ile canı, imanı ile ameli, ilmi ile eylemi birleştirecektir. (…) Kalbiyle fıkhetmeyi bilen insan, yeni bir medeniyetin kurucusu olacaktır” Sonsöz Bu yazımızda Türkiye’mizin yaşayan bir münevveri olan Dr. Savaş Şafak Barkçin’in “Kalbin Aklı” kitabına ismini veren makalesi üzerine birkaç şey yazmaya çalıştık. Ez-cümle; Dr. Barkçin, günümüz popüler aydın (!) kimliğinden fersah fersah uzakta bir İslâm münevveridir. Olma/bilme/kılma eylemleri ile “kendimiz olacağımızı” söyler. Günümüzde ilahiyat fakültesi öğretim üyesi haricinde “kendisi olmayı” itikada dayandıran kaç akademisyen vardır ki? İşte Dr. Barkçin bunlardan birisidir. Yine onun “olma” eylemlerinin bir şubesini de tasavvuf oluşturur. Tasavvufsuz “olma” olmaz, ona göre… Her dâim İslâm medeniyetini savunur. Batı’nın tek dişi kalmış canavarlığının karşısında her şeyi ile mücehhez bir Doğu&İslam kültürü ve medeniyeti ortaya koyar. Biz kendisinin takipçisi olmaya ve ileriki sayılarımızda ise başka makâlelerini anlatmaya devam edeceğiz biiznillah…

Beğen  
Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Yazar

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir