İki Artı İki Dört

İki Artı İki Dört

Karamsarlığa, karanlığa, karmaşıklığa esir olmuş ruhlar alemidir dünya. Yığınlar dolusu mutsuz, umutsuz çehrelerin saltanatında; ameliyat masasında ölüme terk edilmiş maktulden ibaret. Gülen yüzler kalın bir toz tabakasıyla kendini müzelik raflarda muhafaza ederken; kırılmaz kalpler, incinmez ruhlar hayal edilemez bir ütopya durumunda. “Nerde o eski..” diye başlayıp derin bir iç çekerek devamını getiremediğimiz yarım kalmış cümleler manzumesi. Geçmişe duyulan aşırı özlemle geleceğe duyulan küskünlüğün arasında yorulmak bilmeyen bir git gel sarkacında ömür tüketenler için yok mu bu karamsarlığın dermanı, umutlu olmanın formülü. Huzurlu hayat terapileri, ciltler dolusu mutluluk yöntemleri neden cevapsız kalmış olabilir asırlardır arayış içinde olanlar için. Güçleri herşeye yeterdi oysa ki.  Akılara durgunluk veren bilim, ..bunu da mı yapmışlar diye hayretle seyrettiğimiz gelişmeler, ilerleyen teknolojinin gücü ‘mutlu insan’ profiline mi yetmeyecekti. Meseleye akıl erdiremeyen birine söylense kahkaha atılacak, dalga konusu olacak bu ifade aklı eren biri için uzun bir sessizliğin ardında yatan yürek burukluğu. Peki yok mu içimizde mutlu kimseler? Dünyayı seven yok mu? Ben dünyayı seviyorum diyerek ‘beş para etmez dünya’ safsatasına meydan okuyacak kimse.

Mutsuz olmamıza neden olacak bu kadar menfi olayın arasında kimin haddine mutlu olmak. “Çöplük çukuruna dönmüş çevremizde bizi mutlu edecek kimsemiz yok ki ama..” serzenişinde haklılık payı var mı acaba? Yoksa cilalı ruhların cilaladığı hayallerimiz miydi karanlık ışıklarını ruhlarımıza yayan. Çirkin insanlar yüzünden mi çirkindi dünyamız, yoksa..

Her şeyden evvel farkına varmamız gereken bir mesele var; dünyaya hak ettiği değeri verebilmekte yatar yürekteki huzurun kaynağı. Dünyaya geliş gayesini idrak edebilmiş arif kimselerin incinmemesinde yatan sebep de budur. Dünyayı gecesiyle gündüzüyle, yazıyla kışıyla, zoruyla kolayıyla zıtlıklar manzumesi olarak tanımladıkları ve onu bu şekilde kabullendikleri halde aydınlığın ardından gelen karanlığın onları ürkütmesi ne mümkün. Karanlık onlara feneri, kış ise sobayı hatırlatır daima. Olumsuz hadiseler içerisinde esaret zincirini kırmaktı onlar için mutluluk. Dünyayı tanıyorlar. Nerden gelip nereye gideceklerinin farkındalar ve bu farkındalık nispetindedir onların indindeki dünyanın kıymeti. Dünya onlar için kıymetlidir. Paha biçilemez bir kıymete tabiidir hatta. Kendilerini tanıyorlar. Ne olduklarını, ne için olduklarını, ne olacaklarını biliyorlar.  Hiç olduklarını, hiç olabilmek için var olduklarını ve hiç olacaklarının farkındalar. Bu nispette süregelen ömürlerinde her adımı bu inanç doğrultusunda atarlar. Olayı resmedebilmek adına bir kıyaslamaya gidelim. Önümüzde seçeneğimize sunulan iki sepet elmadan; ilkinin pıhtılaşmış kan kızılı renge, cilalı ve göz alıcı parlaklığa sahip yapay elmalarla dolu bir sepet, ikincisinin ise doğallığı, donuk rengi ve tanımlanamayan şekilsizliğinden okunan elmalarla dolu bir sepet olduğunu varsayalım. Kırılmaz, eskimez, uzun ömürlü ve göz zevkimize hitap edebilen elmaların bulunduğu ilk sepetin karşısında bozulabilen, çürüyebilen, ömrü kısa, ısırıldıktan iki dakika sonra sararmaya başlayan elmalarla dolu ikinci sepet yer almakta. Göz zevkine göre hareket ederek ilk sepeti seçenlerin hangi işine yarayacaktır bu tercihi? Açlık durumunda karnını doyurmak maksadıyla başvurabilecek midir ona? Veya hastalığı sırasında şifa niyetiyle derman olarak mı kullanabilecektir? Büyük bir beklenti ve beğeniyle tercih ettiği albenisi yüksek elmalarla zamanla “sizler ne işe yararsınız be!” serzenişiyle, aralarına mesafe girecektir. Tatsız, kokusuz, çekirdeksiz, ömürsüz ve aynı zamanda faydasız olan o sepet bizim hayallerimizdeki dünyayı temsil ederken; tatlı, kokulu, kurtlu, çürük, çekirdekli, ömrü kısa elmalarla dolu olan sepet ise gerçek dünyayı temsil etmektedir. İşte karşılaştığımız bu hayal kırıklıkları; biz dışındaki etkenlerden ziyade kendi hayallerimizden kaynaklanmaktadır. Dünyanın sadece müspet hadiselerin yaşandığı, sadece güzelliklerin bulunduğu, sadece kolaylıkların olduğu veya olması gerektiği bir yer olduğunu zannetme veya böyle bir dünya beklentisi ve hayali içerisinde bulunmak değil de nedir hayatımızı karartan? İsyan bayrağını dalgalandıran başka ne olabilir ?

Üstad Necip Fazıl’ın muhasebe şiirindeki;

“..İşte bütün meselem, her meselenin başı,
Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı!
Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden,
Daha keskin eliyle, başını ensesinden,

Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına;
Yerleştirse başını, iki diz kapağına;
Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?
Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?..”

mısralarını düstur edinerek yapılan muhasebenin neticesinde elde edilecek bulguların, yukarıdaki ifadeleri destekleyeceği aşikardır. Kendini tanıyan, dünyayı tanıyan insan için dünya sevilecek bir nimettir. Çünkü cennete giden yol dünyadan geçer. Nasıl sevdiğine, ne için sevdiğine bakmalı. İki kapılı bir han olarak görenlere ne ala, lakin vay tapulu bir han olarak görenlerin haline. Çünkü cehennemin yolu da dünyadan geçer. Madem bu hana uğramadan cennet de yok cehennem de, o vakit karanlığın saltanat sürdüğü bu handan göçmesini bilmeli. Onu da ancak kendini bilen bilir. Buradan yola çıkarak “Ahireti kazandıramayacak dünya, beş para etmez” şeklinde bir ifadeyle; dünyanın, tek başına anlam ifade edemezken ahiretle koordineli hareket etmesi şartıyla anlam kazanan gurbet eli olduğu kanısına varılabilir.

Zorlu imtihanlarla sınanarak, baş gösteren yorgunluk ve doygunluğa rağmen nasıl olur da dinç kalabiliriz? Gırtlağına kadar ulaşan çirkinliklere rağmen görmezden gelmek, şedid kazazedenin ardında bıraktığı molozlarla dolu enkaz yığını dünyayı güzel görmek ne mümkün? İşte olgunluğun ve olmuşluğun belirtisi burada tezahür eder ki “Güzel bakan güzel görür” iddiasıyla dikkatler bu noktaya çekilmek istenmektedir. Usta bir kameramanın, görüntü kalitesi yüksek son model kamerasıyla güzel bir açıdan çekilen; kapısından geçerken kimsenin tenezzül edip de bakmadığı bir harabeyi düşünelim. Yıkık dökük duvarlarına, çökmüş çatısına ve hiç de iç açıcı olmayan renk gruplarına rağmen ne de güzel görünür değil mi fotoğrafta? Oysa görüntü kalitesi son derece düşük olan sıradan bir makineyle resmedilen, eşsiz bir güzellikteki manzara da dahi o güzelliği ve etkileyiciliği görmemiz mümkün değildir. Bu yüzdendir ki fotoğrafçılar yüksek kaliteli kameralar tercih etmektedir güzel görebilmek için. Evet dünya bir harabeden farksızdır ve ne yazık ki hiç de iç açıcı manzaralar barındırmamaktadır. Fakat güzel görebilmek, yüreklerin görüntü kalitesinin derecesine bağlıdır. Aksi durumda güzellikler içerisinde yaşayıp da güzel görememek kaçınılmaz olur.

Yusuf Kenan Güven

Beğen  1
Sonraki Yazı
Yazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir