Pazar, Ekim 20, 2019

Hayır

“Hayır” kelimesi Arapça “hayr”dan gelir ve sözlük anlamı itibariyle “iyi, daha iyi, iyilik, kâr, yardım” gibi anlamları karşılar. Türkçede ise hem bu anlamlarını muhafaza etmekte hem de “yok, değil” anlamında kullanılmaktadır. “Yok, öyle değil” anlamı 1600’lerden itibaren yaygınlık kazanmıştır. Oysa kabul edilmeyen bir şey Arapçada hayır denilerek değil “lâ” veya “kellâ” denerek ifade edilir. Hayır demeyi bilmeyen atalarımız, karşısındakini kırmamak için “yoo, öyle değil” demek yerine “öyle değil ama hayırlısı olsun” manasında “hayır” demişler; “öyle değil ama sen hayrı iste”.

― Benimle evlenir misin?

―  Hayır!

― Yaaa!.. Öyle mi?

― Üzülme, bunda da vardır bir hayır.

Biz hayrı severiz ve vardır bir hayır, deriz. “Hayırlısı olsun.” sözünü her durumda ölümcül bir silah olarak kullanırız.

― Beklediğim iş olmadı.

― Hayırlısı…

― Elimden hiçbir şey gelmiyor. Şimdi ne yapacağım?

― Hayırlısı…

İlk başta sırf kalıplaşmış bir söz olduğu için bir umursamazlıkla söylendiği düşünülebilecek bu ifadede aslında tam manasıyla bir tevekkül örneği vardır: “Size zor geldiği hâlde savaş üzerinize farz kılındı. Hakkınızda hayırlı olduğu hâlde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu hâlde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz ise bilemezsiniz.” (Bakara 216)

Bilenler bu yüzden Allah gönlüne göre versin, demez. Ya gönlündeki senin için hayırlı değilse? Bunu ancak Allah bilir, hayırlısı neyse o olsun… “Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (Yunus, 109)

“Hayır” kelimesinin “daha faydalı” anlamına bir örnek: Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazret-i Bilal’in sabah namazından önce “Namaz uykudan daha hayırlıdır.” diye bağırmasını beğenir ve ondan bu sözü sabah ezanına eklemesini ister.

Hadisin sahih olmadığı ifade edilse de konumuza örnek teşkil ettiği için şu rivayete de değinelim: Bilal-i Habeşî anadilinin etkisiyle şın’ları sin olarak telaffuz etmektedir ve sahabe-i kiram bunu Rasulullah’a (aleyhisselâtü vesselâm) bildirirler. Efendimiz ise onun sin’leri sizin şın’larınızdan daha hayırlıdır, buyururlar.

Susmuş, konuşursa hayır söylemiş, reddedeceği zaman bile karşısındakine dua etmiş, onun için hayırlısını dilemiş bir millet; bugün “Bir şey diyeceğim.” demeden bir şey diyemiyor. Bırakın Osmanlı dönemini, bundan otuz, kırk yıl öncesinin eserlerini anlamıyor.

― Bi’ şey diy’cem: Huzur romanını okudun mu?

― Bi’ şey diy’cem: Okudum ama o kitap Arapça galiba.

Yurtdışında doğup büyüyen vatandaşlarımızda rastladığımız bir şey, mesela Almanya’da kendi aralarında konuşan gençler, Türkçe bir cümlenin içinde Almanca kelimelere ihtiyaç duyuyorlar. Çünkü bildikleri, hissettiklerini anlatmaya yetmiyor. Türkiye’de ise iş daha vahim. Gençlerin başvuracağı bir yabancı dilleri de yok.

Dil hassasiyeti deyince akla Necip Fazıl gelir. Kamus namustur, diyen Cemil Meriç gelir. Konu hakkında yazmamış olsalar da bütün eski edebiyatçılarımız eserlerinde kullandıkları dile özenmişlerdir. Hepsinde “Öyle söylenmez evladım, böyle demek daha doğrudur.” diyen babacan bir eda vardır. Dünya görüşü ne olursa olsun Osmanlı Türkçesiyle bir rabıtaları vardır. Oktay Sinanoğlu gibi Türkiye’den, Türk dilinden uzakta yaşayan bir bilimadamı bile ömrünün son deminde işini, gücünü bırakıp bu meseleye eğilmiştir. Bugünün yazarları, sanatçıları bile hatalı, kupkuru bir dille eser veriyor.

İşte, size modern bir misal:

“Gereksiz büyüklükteki pencereden bahçenin bir bölümü görünüyordu(…)

Aralarında incelikli bir bağ vardı… Ayşe, kendisine yerinde saymama şansı veren, gelecek için umut kapısı açan bu kadına büyük saygı duyuyordu.”  (İnci Aral, Şarkını Söylediğin Zaman)

Şu ise her ne kadar dünyaya bakışı itibariyle gelenekten uzaklaşsa da dil zevki tarafıyla bahsettiğimiz o rabıtayı koruyan bir yazardan:

Hey büyük Allah’ım! Şu taşlara bak. Yıkadın pırıl pırıl. Şu yeşile boyanmış demirlere bak! Katı, katı ama mis gibi boya ve yağmur kokuyor. Şu çimenler. Şu bulutlar, şu kara kara, sarı sarı, kırmızı kırmızı, sarışın sarışın, esmer esmer geçen bulutlara bak! Şu gözlerimde büyüyüp büyüyüp, yıldız yıldız açılıp, ok ok, sivri sivri kapanan fenerlere bak! Şu baştan aşağıya yıkanmış daireye bak! Soğukmuş, yağmurmuş. Vız gelir. Tertemiz, kokusuz, ışık ve su içinde, bulut içinde kâinatın altında yatıyorum. (Sait Faik, Alemdağ’da Var Bir Yılan)

Zeki Müren, kaf harfini kalın söylediği için Türkçeyi güzel konuşmasıyla ünlenmiştir. “Hakıykat oldu rüya…” Son olarak Yavuz Bülent Bakiler’i de anmadan sözün doğrusu anlatılamaz.

Bin yıllık kelimelerimizi anlamaz, onun yerine fakir bir dili ağzımızda eveleyip gevelersek kime ne anlatırız? İlim, irfan hazinemizden payımıza ne kapabiliriz? Bize kim İstanbul’un İslâm’ın başkenti olduğunu; Mısır’da, Suriye’de, Filistin’de yaşananlarda sorumluluğumuzun bulunduğunu anlatabilir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir