Hayatın En Masum Yanı: ÇOCUK

Hayatın En Masum Yanı: ÇOCUK

…. ‘Özgür olmanın hakkını veren yeryüzündeki tek canlı hangisidir?’ diye bir soru ile muhatap kılınsam aklımda şimşekler çakar ve mütemadiyen kocaman bir tebessüm kaplar yüzümü, ‘ÇOCUK’ derim. Çocuk gökyüzü gibidir, uçsuz bucaksız. Kuş gibidir, sonsuzluğa kanat çırpan. Su gibidir ne yana akacağı kestirilemeyen. Masumdur çocuk. Çok ama çok masumdur. Nazlı bir bakışı ile annesinin tüm sinirini geçiren, sallanan beş kardeşi birden kucaklamaya çeviren, babasının tüm yorgunlunu gideren, kardeşinin oyun ihtiyacını karşılayan bir emanettir. ‘Mal ve çocuklar dünya hayatının süsüdür.’ (Kehf: 46.) ayeti ile dünyamızın süsü ve sevgiyi bayraklaştıracak olanlardır. Allah’u Teala’nın eşlere çoğalıp topluluk olabilmeleri için, en önemlisi de birbirlerine Rahmet nazarı ile bakabilmelerinin, en güzel isimlerinin bedenlerinde karşılık bulmasının bir tecellisidir. Emanet olarak verilmiştir. Hem de Rabbin emanetidir. Korunup kollansın, Emanetçi’nin hatırına kıymet verilip yetiştirilsin.

Allah Resulü cahiliye devrinin en karanlık günlerinde kainata peygamber olarak gönderildiğinde: “Çocuk cennet çiçeğidir, çocuk gönül meyvesidir.” sözleriyle ashabının yaşamlarına yepyeni bir şefkat kucağı oluşturmuştur. Cahiliye devri kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, utanç sebebi görüldüğü, bataklık içinde bir dönemdir. Oysa Allah Resulü kız çocuğunu dolayısı ile de ‘kadını’ o çukurdan çekip çıkarmış, ayakları altına cennet serilen bir vazife ile kendisini müjdelemiştir.

Doğuştan her çocuk İslam fıtratı üzerine dünyaya gelir. Ancak emanet edildiği anne baba tarafından kendisine emzirilen süt ile başlayıp gelişiminin her evresinde devam eden davranış biçimleri ile şekil almaya başlar ve nakış nakış işlenir, ta ki karakteri oturana kadar. Allah azze ve celle, doğuştan temiz bir fıtrat ile dünyaya getiriyorsa bugün çocuklarımız hangi hal üzere iseler, muhtemelen bizim ellerimizle işlediklerimizden dolayıdır.

Masum yavrular ebeveynlerinin hırslarına, zevklerine kurban edilecek kadar basit görülmemelidir. Bugün modern dünyanın değişen ticari yapısına baktığımızda çocuk neredeyse en başı çekiyor. Doğum süsleri ile başlayan, diş buğdayından doğum gününe doğru yürüyen , annebaba-çocuk kombinleri ile küçük kadın ve küçük adamları doğuran bir yaşayışa doğru ilerliyoruz. En acısı da bunu modern bir zihniyete sahip olduğumuzu düşünerek, ilerlediğimizi göstermenin bir aracı olarak görüyoruz. 4 yaşında iken 24 yaşında gibi giydirdiğimiz çocuklar, üzgünüm ki 12 yaşlarına geldiklerinde kendilerini 20’li yaşlarda hissediyorlar. Bu, peşinden erken karşı cins ile münasebet kurmayı, sigara ve başka maddelerin kullanımını getiriyor.

Sosyal hayata katılımını profesyonel olarak sokakta tamamlayacak olan çocuklarımıza bugün maalesef bu olanağı sağlayamıyoruz. Çünkü bırakın kapı komşumuza güvenmeyi yakın akrabalarımıza bile güvenemediğimizden çocuklarımızı dört duvar arası oyun merkezlerinde sosyalleştirmeye çalışıyoruz.

Eğer İslam’ın hüküm sürdüğü topraklar olsaydı yaşadığımız topraklar, böyle bir sorunumuz olur muydu? Müslüman elinden, dilinden ve tüm azalarından emin olunan kişi demek iken, Müslüman bir toplumda bu denli güvensizlik yaşanması ne kadar normal? Yine öze dönülürse kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayı bu güvensiz ortamı da yine biz oluşturduk. Çocuk suçluluğunu araştıran bir çalışmacı olarak suça karışan çocukların %90’nının işlediği suçu neden işlediğini bile bilmediğini görmek, ağzımızı açık bırakan bir sonuç değil midir? Çocuk ne yaptığından o kadar bihaber ki ne yaptığını bile bilmiyor. Peki bunun mimarı kim? Üzgünüm ama bu işin ilk mimarı anne babalardır. Çocuğumuza neden yaşadığımızı öğretmediğimiz her gün, onu televizyonda gördüğü hayata doğru adım
adım itmiş oluyoruz. Saygıdeğer Yusuf Kaplan Hocam, her hafta yazdığı gazetede nerdeyse 4 yazıdan birinde ‘eğitim’ diyor. Nedir bu eğitim? Nerede verilir? Nerede alınır? Kim verir? Kim alır emanetlerimizi eğitmediğimiz her gün onları bizim yaşantımızdan uzaklaştıran eğitenlerin eline itmiş oluyoruz. Müslüman aileler olarak biraz fazlaca hanelerimizin dışına çıkmış görünmüyor muyuz? Özellikle hanımlar olarak ciddi bir özgürleşme merakı içine dalmış gibiyiz. Beyler olarak da evdeki küçük sorunları bile bahane ederek hane dışında fazlaca vakit geçiriyoruz. Özellikle anne baba olarak çatışırken arada çocukların gelişimi ve eğitimi kaynamış oluyor.

Öte yandan geleceğe, topluma, haneye sızmanın yolunu bulan medya; kadının ulaşılabilirliğinde son noktaya geldiğinde yeni kurban olarak çocuk üzerinden kitlelere ulaşıyor. Sonrası hepimizce malum. Kadını saklamayı geçtik, ki bir Müslüman olarak bu cümleyi dahi kurmamalıyız, biz artık çocuklarımızı bile saklayamıyoruz. Kolayca ulaşılabilen metalar haline getirilirken sadece uzaktan izliyoruz. Yıllarca kadın bedeninin metalaştırıldığını konuşan biz, bugün masum yavrularımıza uzanan ellere dur diyemiyoruz. Müslümanlar olarak bilinçlenmedikçe, günden güne toplum olarak eriyişimizi izlemek kaçınılmaz oluyor. Bir yerde dur demeyi bilmemiz gerekiyor. Sınırlarımızı yeniden gözden geçirmeli ve hassas çizgilerimize kimseyi yanaştırmamayı, ‘hayır’ demeyi öğrenmeliyiz. En önemlisi, durup bekleyerek izleyerek bazı şeyleri başaramadığımızı görmeli ve “eğitim” denen şeye gerçekten kulak vermeliyiz. Her ne yapıyor isek; en iyisini, en doğrusunu yapmaya gayret ettiğimizde işler gerçekten yoluna giriyor. Toplumda herkes görevini en iyi yapsa sistemde bir bozulma olur mu? Anne isek, anneliğin hakkını vermemiz gerekiyor. Baba isek babalığın, öğretmen isek eğitimin, çöp toplayan isek temizliğin hakkını vermemiz gerekir. En önemlisi kulluğun hakkını vermemiz gerekiyor. Kulluğunun hakkını verenin, her işi kilidine oturmuş anahtar gibi yerini buluyor. Çünkü kul olan, Kainatı Yaratan’ın emrine göre hareket ettiğinden doğal işleyişte hiçbir bozulmaya sebep olmuyor. O halde toplum olarak bize lazım olanın kul olmak olduğunu idrak etmekle işe başlamak gerekiyor. Kulluğa niyet etmek ve Bismillah diyebilmek duası ile…

Beğen  
Sonraki Yazı
Yazar

1991 İstanbul doğumlu olup, Sosyoloji Lisans ve Yüksek Lisans mezunuyum. ‘Dert’im’ ile tanışıp, öğrenimimi sürdürdüğüm Balıkesir şehrinde ‘Kuantum ve Tasavvuf’ merakımla yazmaya başladım. ‘Niyetiniz Ümmeti Muhammedi Ateşten Kurtarmak Olsun’ sözünün muhatabı olarak gençler üzerinde çalışmaya, gençlik kulüplerinde eğitimin içinde olmaya ve en önemlisi yazmaya devam etmekteyim. İyi okur, iyi yüzer, iyi kahve içerim. Şimdilerde bir de iyi yazmaya niyet etmiş olup; ‘iyi’ anılmak isterim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir