Perşembe, Eylül 19, 2019
Dilhâne > Yazılar > Fotoğraf Hayatın Özetidir

Fotoğraf Hayatın Özetidir

Sonunda benim de bir kitabım olacak, hiç kimse bana kitapsız diyemeyecekti. Dün akşam geç saatlerde aradı editörüm, “yarın gel, detayları halledelim” dedi. Detay çok, detayların arasına girersen labirentlerde dolaşabilirsin ama editörümün detayı, birkaç lüzumlu evrak olmalı, imzalar atılmalı, şöhret basamaklarını koşarak tırmanmalıydım.

Kitabım çıktıktan sonra ilk imza gününün izdihamı ana haber bültenlerinin ilk sırasına yerleşmişti. “Yazara büyük ilgi” deniyor ve uzun kuyruklar bütün tivi kanallarının ekranlarını süslüyordu. Onların ekranını süsleyen tabii ki ben ve müstesna kitabımdı. Bütün mikrofonlar bana dönük, bütün muhabirler en güzel soruyu sorup, en ilginç cevabı alma derdinde. Cevabın normali kimseyi kesmiyor, illa ilginç olacak, illa “bizim kanalda farklı çıktı” diye caka satacaklar. Onlar da biliyordu ki, cevabı verdiren sorudur. En iyi soru, en iyi cevabı getirir.

Bir hayranıma kitap imzalıyorum, sonra diğerine adını sorup, ona da bir imza armağan ediyorum, sonra bir daha, sonra bir daha.. Terden sırılsıklam bir şekilde yataktan fırladım. Daha saat sabahın üçüydü ve benim editörle buluşmama 7 saat vardı. Geçer mi bu. Bir daha uyusam, bu defa Nobel Edebiyat Ödülünü aldığımı göreceğim, kesin. Uyuma düşüncesi, beraberinde şöhreti getiriyordu ama geçici bir şeydi bu. Bana kalıcısı lazımdı. Ya da bana ne lazımdı doğrusu bilmiyordum. Şöhret olmayı istiyor muydum, onu da bilmiyordum.

Bebek sahilinde sabah yürüyüşümü yapıyordum. Kimse tanımasın diye koyu gözlük takmış, bir de kafama şapka geçirmiştim. Arnavutköy’e doğru geliyordum ki bankta oturup kitap okuyan bir genç kız bana dikkatli bakıp, “Vallahi de o, billahi de o” diyerek elindeki kitabı ve beni gösterdi. Kitap benim kitaptı, kalabalık ise benim değildi, bir anda etrafımı sarana kadar. Herkes imza istiyor, herkes bir şeyler soruyordu. Yahu bırakın ağız tadıyla yürüyüş yapalım, vücuduma ağır gelen şu koca göbeğin boğazını sıkıp, bir köşeye atayım. Ne mümkün, hayranlarım beni saatlerce oyaladı. Sabah kahvaltı saatim gecikti, sonraki basın toplantısı ve dolayısıyla ondan sonraki görüşmelerim. Ahh şu yoğunluk beni öldürecek, boğulacak gibi oluyorum, sıkıntı basıyor, terliyorum, sırılsıklam terledim.

Uyandığımda her yanım sırılsıklam olmuştu. Yok, bu editörle görüşmeye gidene kadar uyumamam gerekiyor. Uyudukça şöhret basamaklarını tırmanıyorum ve özgürlüğüm gittikçe daralıyor. Ben öyle sıkıntılara gelemem. Yolda yürüdüğünde hiç kimse seni tanımayacak. Pazara da gideceksin, lüks mağazaya da,. Hiç kimseye hesap vermeyecek, hiç kimsenin hesap sormasına ihtiyaç duymayacaksın. İnsanın açık alanda esir olmasıdır şöhret ve bu bana göre değil. Kalktım, bir kahve yaptım, belki uykum açılırdı. Saat 6 olmuştu. İyi şunun şurasında ne kaldı ki…

Kahvemi yudumladım, bir kenara bıraktım. Dünkü gazeteyi alıp haberlere göz gezdirdim. İlk sayfada siyasi atışmalar vardı, çevirdim. İkinci sayfayı tümden kaplayan bir reklam vardı geçtim. Üçüncü sayfada bütün bir ülkenin çıldırdığına kanaat getireceğin cinayet haberleri vardı. Okumaktan vazgeçtim, bulmacaya yöneldim.

Adımın anons edilmesiyle kızılca kıyamet alkış koptu. Gururlanmamak elde mi, dostlarım, eşim ve çocuklarım da ayağa kalkarak alkışladı. Onları gören koca salon da ayağa kalkarak alkışladı. Alkışlar arasında sahneye yöneldim, ben sahneye yaklaştıkça alkışın şiddeti de artıyordu. Sonunda sahnedeydim. Uzun yıllardır düşlediğim sahnedeydim. Sunucu yanıma yaklaştı, daha doğrusu beni yanına çekti, yüzüm kameralara dönük olsun diye çaktırmadan beni eğip, büktü. Sonunda bütün dünyanın görüş alanına girdim, bütün objektiflere o güzel, o anlamlı, o endamlı ve o manalı pozumu vermeye başladım.

Orhan Pamuk’a yanlışlıkla verilen edebiyat ödülü, artık gerçek sahibini, yani beni, yani eserleriyle milyonların gönlünde taht kuran adamı bulmuştu. Ödülü aldım, salondaki alkış eşliğinde ödülü havaya kaldırdım. Çılgınca alkışlar arasında sahneden inerek yerime giderken, herkes bana doğru geliyordu, üzerime üzerime geliyordu, boğulacak gibi oluyordum ki, kendime geldim. Bulmaca çözerken uyuyakalmışım. Saat kaç acaba diye cep telefonuma uzandım, ooo çok iyi saat sekiz olmuş. Kalktım, eşim kahvaltı hazırlamaya başlamıştı. Ben de yardım ederek birlikte masayı kurduk.

Yayınevine vardığımda saat 09.55’di. Yani görüşmeye beş dakika var. Çok dakik birisiyimdir. Kapının önünde bir iki dakika oyalandım ve tam 09.59’da içeriye girdim. Sanırım editörümle buluşup tokalaştığımda saat 10’u gonkluyordu, gonklu saat olsaydı eğer. Saat gonklarken, yüreğim de zonkluyordu. Korktuğum gibi olmadı, o da benim gibi, sizin gibi bir insandı. Normal birisiydi, doğaldı, sıradandı, belki de sıradan olmayan bendim. Geceden beri boş yere kâbuslar görmüşüm. Editörüm ilk iş olarak sözleşmeleri imzalattı, sonra yanıma bir eleman vererek fotoğraf çekmeye yolladı. Yayınevinde görevli elemanın adı Tahsin’miş. Tanıştık, yolda konuşa konuşa gittik. Hoş sohbet birisiydi. Fotoğraftan çok iyi anlarmış. Ben de yazıdan çok iyi anlardım, ne var yani diyecektim, vazgeçtim. Ama gerçekten fotoğraftan çok iyi anlarmış. Her pozun bir anlamı olduğunu, her resmin doğru mesajı vermesi için dikkatle ayarlanması gerektiğini söyledi. Işık önemliymiş, moral önemliymiş, hava durumu önemliymiş, yıldızların o gün hangi burçta etkili olduğunun bile önemi varmış. Çeken adam bütün bunları bilmeliymiş, eli titrememeli, kendisini de fazla kasmamalıymış. Gündüz ayarı, gece ayarı, bulutlu havanın ayarı, açık alanın, kapalı alanın ayarı derken, benim ayar iyice kaçtı. O konuşuyor, ben aval aval dinliyorum. Hani ben de fotoğraf çekerim ama cep telefonunun yönlendirmesiyle.

O her fotoğrafa çeşitli anlamlar yüklerken, bir fotoğrafçının önünden geçtik. “Buna girelim” dedim, diyen ben miyim? Her fotoğrafçıda fotoğraf çekilir miymiş, adamı çirkin çıkarırlarmış, ucubeye benzetirlermiş, robot gibi çıkarmışsın.. “Ben deminden beri sana ne anlattım” dedi, özetleyerek mi söylesem diye düşündüm, sustum. “Fotoğraf çekmek de, fotoğraf çektirmek de bir sanattır. Hele hele birisini fotoğraf çektirmeye götürmek, sanatların en büyüğüdür. Şu anda ben bunu yapıyorum. Yıllardır bu işte en iyisiyim. Benim Nobel fotoğraf çektirme ödülü almam lazım” dedi, dinledim sadece. Sanırım bu genç arkadaş da ara sıra benim gibi rüyada şöhret olduğunu görüyor olmalıydı. Yürümekten ayağıma kara sular inmişti. Beyoğlu’nda izbe bir sokağa girdik. Sokağın görüntüsü insanı ürkütüyordu. Tamam, eski evlere meraklıydım ama bunlar öyle değil, üfürsen darmadağın olacak gibi. Ahşap bir binanın önünde durduk. Ahşabın rengi, binanın birkaç yüz yıllık olduğunu adeta haykırıyor, haykırırken de “sakın içeriye girmeyin, yıkılırım” der gibi uyarıcı görevini görüyordu.

Doğrusu tırstım ama şöhretin peşine takılmış gidiyordum. Binadan içeriye girdik, bir kat aşağıya indik, sonra bir kat daha. Eksi ikiden sağa doğru döndük. Dar bir koridorda ilerledik. Sonra sola döndük, sonra sağa, sonra sola, sonra tekrar sola derken, bir daha bulamayacağım, çıkışı asla göremeyeceğim bir labirentin arasında fotoğrafçı olduğuna bin şahit gereken bir dükkânın kapısından içeriye girdik. Kapıda “Ünlülerin Fotoğrafçısı” yazıyordu. Demek ki ben de artık ünlü olmuştum. Henüz ünüm yoktu ama “lü” ekini alarak, “ünlü” olmuş olmalıydım. Yoksa bu fotoğrafçıda benim ne işim olabilirdi ki, Tahsin niye benle buraya kadar geleydi ki, 80 yaşını geçmiş bu fotoğrafçının deklanşöründen çıkacak manaya neden bu kadar takılaydım ki…

Yaşına göre isminin ne olacağını tahmin etmeye çalıştım, “Ahmet amca, Mehmet amca, Hasan amca..” diye aklımdan bir ton isim geçti ama “Cankat” hiç aklıma gelmemişti. Sevimli demek olan Cankat, bu adamda çok sırıtıyordu, çünkü Cankat, resmen somurtuyordu. Tahsin beni tanıştırdı, Cankat ise bana sorular sordu. Annemi, babamı, kardeşlerimi, çocukluğumu, okulumu, öğretmenimi, arkadaşlarımı, iş hayatımı, patronumu, çalışma arkadaşlarımı, dostlarımı, eşimi, dostumu.. Akla hayale gelmeyecek her şeyi sordu. Sonra sevdiğim renk, en çok tercih ettiğim araba, sevdiğim kitap, beğendiğim fotoğraf, en çok nereye gitmek istediğim, nerede yaşamayı arzuladığım. Yahu o sormaktan bıkmadı, ben cevap vermekten bıktım. O sorunca kendimi yeni yeni tanıdığımın da farkına vardım. Meğer birçok şeyi nasıl da bir ritüel halinde yapıyormuşuz. Sevmeyi bile öyle. Cankat beni kendime getirdi. İşte şimdi kendimi tanımaya başladım, işte şimdi şöhret basamaklarını daha manalı, daha azimli, daha içten tırmanacaktım ve merdivenin her basamağında yanımda Cankat olacaktı. Gerçi yaşı itibariyle her basamağa çıkması kolay olmayabilirdi ama gittiği yere kadar, gitmedi kader derdik Mevlana gibi…

Tam üç saat olmuştu, bu köhne binanın köhne bodrum katında, köhne fotoğraf stüdyosunda fotoğraf çekme çabası. Ahret soruları tamamlanınca birer çay içtik. Ben bir de soğuk su istedim ama Cankat amca “üşütürsün” deyip ılık su ikram etti. Sanki ses yarışmasına katılacağım da, ses tellerim zarar görecek gibi adam titizleniyordu.

Alt tarafı bir vesikalık fotoğraf çektirecektim ama alt tarafı vesikalık değilmiş, o bir sanat eseriymiş, öyle dedi Cankat. Tahminime göre yaklaşık bin kez ışık yandı söndü, deklanşör sesi geldi, sonra kesildi, geldi sonra kesildi. Işık yandı, ışık söndü, ben terden sırılsıklam oldum. 8 saatin sonunda istediği pozu aldığını söyleyen Cankat, Tahsin’e kimlerin resmini çektiğini, nasıl çektiğini ballandıra ballandıra anlatıyordu.

Fotoğraf çekmenin bir sanat olduğunu söyleyen Cankat, “Yaptığınız her işin en iyisini yapın. Çöp toplayacaksanız, en iyi şekilde toplayın. Yazı yazacaksanız en iyi şekilde, fotoğraf çekecekseniz de en iyi şekilde. Sıradan resmi herkes çeker. Herkesin elinde bir cep telefonu, gördükleri veya göremedikleri her yerde iki şak şak ediyorlar, kendilerini fotoğrafçı sanıyorlar. Oysa fotoğraf çekmek, manzaraya da, insana da, doğaya da, hayvana da, çiçeğe de, böceğe de mana katmaktır. Bazen fotoğraf sana bir şeyler anlatır, bazen sen ona bir şeyler anlatırsın. Fotoğraf, suskun bir romandır, suskun bir hikâyedir, suskun bir masaldır. Bazen bir fotoğraf, hayatın en önemli kilometre taşıdır. Fotoğraf, hayatın özetidir; belli bir dönemin tek kareye sığdırılmış hikâyesidir.”

Ben fotoğrafa hiç böyle bakmamıştım, bundan sonra böyle bakacağım demektir. 9’uncu saat, bizim gün yüzünü yeniden gördüğümüz saatti ama akşam olmuş, gecenin karanlığı Beyoğlu’nun sokaklarına dolmuştu.

Elimde tuttuğum fotoğraf, beni şöhrete taşıyacak fotoğraftı. Bir manası vardı, bir anlamı olmalıydı, en önemlisi şöhreti haykıran, Nobel edebiyat ödülünü sunan bir fotoğraftı bu. Bu fotoğraf, beni zirveye taşıyacak, bu fotoğraf beni zirvede tutacaktı. Bütün dünya beni bu fotoğrafla tanıyacaktı, bütün dünya beni bu fotoğrafla gösterecekti.

Elimdeki resme bir daha baktım ama karanlıktan bir şey gözükmüyordu, her taraf zifiri karanlıktı, eşimin sesi geldi, “Bey bey kalk, elektrikler kesilmiş, mumu al da yak!”

Naif Karabatak
1964 Adıyaman doğumluyum, İstanbul'da yaşıyorum. Gazeteciliğe 1979 yılında, yazarlığa 2000 yılında başladım. Birçok yerel ve ulusal gazetede köşe yazısı yazdım, söyleşi yaptım, genel yayın yönetmenliği görevinde bulundum. Şiir, deneme, öykü çalışmam var. Bir hikâyem uzun metrajlı film, bir hikâyem kısa metrajlı film olarak çekildi, birkaç hikâyem de tiyatroya uyarlandı. Yayınlanmış bir mizahi kitabım var ve ben daha çok mizahi öykü yazmayı seviyorum...
http://www.dilhane.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir