Pazar, Ağustos 18, 2019
Dilhâne > Söyleşiler > Emine Seçeroviç Kaşlı ile Söyleşi

Emine Seçeroviç Kaşlı ile Söyleşi

Merhaba Emine Hanım. Bosna Savaşı sırasında henüz çocuktunuz. Savaşın bir çocuğun zihninde nasıl karşılık bulduğunu okurlarımıza anlatır mısınız?

Savaş büyükler için de kolay anlaşılan, kabul edilen, kaldırılan bir şey değil. Dolayısıyla çocuk için bir nevi iki katı ağırdır yükü. Çocuk kötülüğü bilmez, bildiği en büyük kötülükler oyuncaklarını paylaşmayan arkadaşıdır mesela. Ama sonra aniden çok daha büyük kötülüklerle karşı karşıya kalır ve onu anlaması çok zordur. Çocuk yaşta izlenilen savaş filmlerinde korkunç sahnelerde anneler, babalar çocukların gözlerini kapatırlar, yahut o tarz filmleri hiç izlettirmezler. Sonra birden izlemesi bile yasak olan o filmlerin içinde bulur kendini. Bunu anlaması, kaldırması oldukça yüktür. Korkularını herkesten çok yaşar. Masum ve saftır, bomba düşerken elleriyle kulaklarını kapatırsa bombadan korunacağını düşünür. Ama savaş sürdükçe çok çabuk olgunlaşır, küçük bedende büyük insan olur. Ölümü kabullenir, bombaları normal görür. Öte yandan içinde çocuk kalır. Bomba parçalarıyla oyunlar oynar, bir tahta tüfekle düşmanı yenebileceğini sanır. Yıllar süren savaşın içinde normal hayatı unutur ve öyle yaşamayı kabullenir. İçten gülmeyi unutur. İnsanlara güvenini yitirir. Hayal kurmayı unutur. Güzel rüyalar görmez, her gece kabusla uyanır. Umut denilen şey ertesi gün de yaşamaktır onun için. Bundan daha büyük beklentisi olmaz. Bugün karşımıza çıkan Suriyeli çocukların fotoğraflarına bakarsanız hepsinin gözlerinde aynı bakış vardır. O bakışlarda korku, güvensizlik ama yine de çocuk ruhu gizlidir. O çocukların gözlerine derin bakarsanız aslında zihnindekilerini de görebilirsiniz.  Bunlar kolay kolay atlatılmıyor.

Bizlere Türkiye’ye muhacir olarak geldiğiniz günleri aktarır mısınız?

Bosna Hersek’teki savaşın bitmesine birkaç ay kala annemle birlikte mülteci olarak Türkiye’ye gittim. Orada iki yıl kaldıktan sonra tekrar Saraybosna’ya geri döndük. Savaşta geçirdiğim dönemden içimde kalan korku, güven kaybı, insanlığa karşı hayal kırıklığıyla birlikte gittim. Dolayısıyla ilk dönem bunlar benim insanlara karşı olan yaklaşımımı etkiledi. Uzak duruyordum, içime kapanıktım, her gece kabusla uyanıyordum, Bosna’da kalan babamı düşünüyordum. Savaşın dışında başka bir hayat bilmediğim için baştan beri Bosna’yı özlüyordum, geri dönmek istiyordum. Ama zaman geçtikçe Türkiye’de insanların bana olan yaklaşımıyla ben de değişmeye başlamıştım. İlk başta bana mülteci olarak bakılmasından, yardıma muhtaç olmaktan rahatsızdım, Bosna’dan geldiğimi söylediğimde insanların ağlaması bana zor geliyordu, çünkü bana sadece acıdıklarını düşünüyordum. Bunlar daha çok Türkçe’yi bilmediğim dönemlerdeydi. Vakit geçtikçe insanların aslında Bosna’yı ve bir nevi beni sevdiklerinden dolayı ağladıklarını, üzüldüklerini anlamaya başlamıştım. Gelen kıyafet yardımlarını almak zoruma gidiyordu çünkü savaşa kadar annem babam her istediğimi alıyorlardı, mutlu bir çocuktum.

Fakat Türkiye’deki insanların Bosna sevgisi çok kısa zamanda bize yansımıştı. İnsanların sevgilerinden dolayı yardım etmeleri, insanlığa yitirdiğim güvenimin tekrar oluşmasına katkı sağlıyordu. Bosna için ne kadar dua edildiğini gördüm. Savaştayken hep yalnızız diye düşünürdüm, ama Türkiye’de aslında bizleri ne kadar çok düşünen insanların olduğunu fark ettim. Tabi o dönem de çocuk olduğum için bunları yine çocuksu şeylerle fark ediyordum.

Benimle paylaşılan dondurmalar, okulumda bana taşımam için verilen Türk bayrağı, çocukların beni oyunlarına dahil etmesi gibi şeylerdi. Mesela, özel okula gittim. Ama hiç para vermedim, devlet karşıladı. Oradaki çocukların maddi durumu benimkinden hayli hayli iyiydi. Ama bunu bana hiç hissettirmediler. Bana “öteki, başka, farklı” muamelesi yapmadılar. Devlet sayesinde de okula gidebildim ve savaştaki gibi bomba seslerini değil, flüt seslerinin de olduğu okulların olduğunu gördüm. Bunlar, hayata dair bir umudu kalmamış çocukların umutlarına tekrar kavuşmalarını sağlayan küçük adımlardır.

Ben Türkiye’de hayatın güzel olabileceğini, insanlığın hala var olduğunu ve de Bosna’nın ne kadar sevildiğini gördüm. Mülteci olarak geçirdiğim bu iki yıl beni tekrar hayata bağladı ve savaşın izlerini az da olsa atlamamda yardımcı oldu.

Türkiye’nin en çok neyini seviyorsunuz?

Kesinlikle vatan, bayrak sevgisini. Tabi ki bunun yanında simitini, künefesini, lahmacununu da sayabilirim. Şehrin bir ucundan başlayan öbür ucunda biten ezanlarını hele çok severim. Özellikle sabahları. Ama kendi toprağımda vatan mücadelesini en zor şartlarda yaşadığım için vatan ve bayrak sevgisi çok ayrı yerde. Belki de Türkiye’de yaşayan insanlardan çok, bunun değerini daha iyi görebiliyorum dışarıdan. Bizim hem vatanımız elimizden alınmaya çalışıldı, bir şekilde bölündü diyebiliriz. Bayrağımız değiştirildi, milli marşımız değiştirildi. Gerçekten kalpten sevdiğiniz, sahiplendiğiniz bir bayrağınızın olması çok değerli. Türkiye’de attığınız her adımda bir bayrak dalgalanıyor. Şunu da açıkça diyebilirim; Üniversite’yi okumak için Türkiye’de geçirdiğim dönemde, ben vatan ve bayrak nasıl sevilir öğrendim.

Hatta Bosna’yı da nasıl seveceğimi öğrendim çünkü savaşla birlikte bizdeki o milli duyguları da yok etmeye çalıştılar. Vatan sevgisini Türkiye’de hissettim ve sahip oldum. Şimdi, iki vatanım, iki bayrağım var diyebilirim; Bosna Hersek ve Türkiye.

Bosna’da nezaket ve ince düşünce dolu bir çok adet var. Okurlarımız için birkaçından bahseder misiniz?

Evet, bazı adetlerimizi şahsen de sosyal medyada ara sıra paylaşırım. Bu adetler tüm Bosna’da, tüm evlerde yaygındır denilemez ama eski adetlere önem verilen evlerde karşılaşırsınız. Örneğin, kurban etlerini bir hediye paketiymiş gibi güzel kağıtlara, kurdeleyle, tebrik kartıyla dağıtırız. Aynı şekilde aşureleri.. Bu adetlere önem veren evlerde iftarlarda özellikle yerde sofra kurulur, bakir tabaklar kullanılır. Bayramlarda erkekler evdeki kadınlara çiçek alırlar. Ayrıca büyük, küçük herkes bayramlarda süslenir.

Bosna ve Türkiye arasındaki köprüleri güçlendirmek için ortaya konulan çalışmaları yeterli buluyor musunuz? Bu mevzuya dair sevdiğiniz kitaplar, filmler ve organizasyonlar hangileridir?

Yapılan çok değerli isler var. Burada öncelikle Türk kurumları yer alıyor; TİKA, Yunus Emre, YTB, Ziraat, aynı şekilde yardım kuruluşları Kızılay, İHH gibi. Yeterli diyebileceğimiz günler daha gelmedi. Aslında öncelikle Türkiye’de, Bosna’ya karşı bakış açısının da değişmesi lazım. İster istemez Bosna denilince akla, yaşanılan savaş geliyor ve bunun böyle olması gayet doğal. Hatta olması da gerek ki yaşanılanların unutulmaması adına. Ancak bunun verdiği bir zarar da var. Bosna’ya daha çok yardım edilmesi gerekilen bir ülke, bir millet olarak bakılıyor.

Oysa Bosna artık yardım edilmesi gereken bir ülke, Boşnaklar da acınası bir millet değildir. Bosna’ya ve Boşnaklara destek lazım. Yardım kısa vadeli bir şeydir ve sorunları çözmez. Tam tersi insanları yardımla yaşamalarına alıştırır. O yüzden daha çok Boşnakları harekete geçirecek, onların çalışacağı şekilde destek lazım. Bu konuda da daha çok iş imkanı sağlayan yatırımlara ihtiyacımız var. Ben kendi milletimin savaştan sonra tembelleştiğini kabul ediyorum ancak diğer tarafta çok da iyi çalışabileceğini biliyorum, çünkü onun örneklerini de yaşıyoruz. Yani gönül ister ki bizler kendimiz çalışıp vatanımızı kalkındıralım. Bunun için de yatırımlarla desteğe ihtiyacımız var.

Bosna’nın yapısının da henüz tam bilindiği söylenemez. Örneğin BM’de yapılan oylamalarda çoğu zaman Bosna neden böyle oy kullandı diye eleştiriliyor, oysa o eleştiriler yapıyı bilmediklerinden kaynaklanıyor. Severken de daha iyi tanımamız lazım, böylece  sonuçlar daha verimli olacaktır. Bosna Hersek’i sadece Osmanlı mirası olduğu için seversek eksik kalır. O zaman neden herkes Türkçe bilmiyor diye hayal kırıklığı yaşayabiliyor insanlar. Bosna’yı aynı zamanda sadece ve sadece Bosna olduğu için de sevmek lazım. İşte o zaman resmin bütününe sahip oluruz ve yaptıklarımız en iyi sonuca ulaşır.

Aynı şekilde bizim burası için de geçerli. Boşnakların yeterince Türkiye’yi tanıdıklarını söyleyemem. Burada tabi ki medyanın da etkisi var. Ama onu burada tamamlamak için bizler de elimizden gelenini yapacağız.

Bosna mutfağı Türk mutfağına benziyor mu?

Benzediği taraflar da var ama birçok noktada da değişiktir, diyebiliriz. Mesela Türk mutfağında daha çok baharat kullanılır, bizde oldukça azdır. Yahut yeşillik, salata daha yaygındır bizden. Çeşit olarak Türk insanı da kebap sever, Boşnaklar da cevapi dediğimiz köfte sever. Türk insanı da hamur sever, Boşnakların da vazgeçilmezidir börek. Sarmalar, dolmalar hepsi bizde de mevcuttur. Hatta, soğan dolması için bizler sogan dolma deriz, yani normal g ile. Ancak soganın soğan olduğunu Türkçe bilmeyen bilmez. Bizde o bir yemek ismidir. Veya sütlaca sutliya deriz ama sütün süt demek olduğunu bilmeyiz. Böyle de Türkçe kelimeler mevcuttur. Sadece mutfakta değil tabii günlük yaşantımızda birçok yerde Türkçe kelimeler çıkar.

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in sizin için nasıl biri olduğunu öğrenebilir miyiz?

Liderden önce benim için büyük bir insandır. Savaşta okula gittiğim dönemde okulumuzu ziyaret etmişti, çikolata getirmişti. Ona şiirler, ilahiler okumuştuk. Yani savaşan bir ülkenin liderisiniz, her taraftan size saldırıyorlar, savaşı durdurmak için çözüm arıyorsunuz, ama tüm bunların içinde vakit bulup okula giden çocukları ziyaret etmeyi de değerli görüyorsunuz. İşte bu benim için Aliya’ya dair ilk hatıramdır ve yeri bambaşkadır. Elbette liderliği de başka bir yönü. Onun askerleri düşmana benzemedi. Bu yüzden bugün Allah’a şükür başımız dik. Askerlerimiz çocuk, kadın seçmeden öldürmedi, katletmedi. Bir de onun bilgeliği var ki belki de en önemlisi. Onun kitaplarını okumadan zaten onu anlamak, tanımak imkansız. Ve kitaplarıyla bugün de bizlere katkı sağlıyor.

Gazeteci olmaya nasıl karar verdiniz?

Daha liseyi okurken aklımda sadece iki meslek vardı, ya avukat ya da gazetecilik. Yazmayı, araştırmayı, bir şeyler bulmayı seviyorum. Üniversite dönemi geldiğinde Bosna’da hukuk fakültesini kazanmıştım. Hatta kaydını da yaptırmıştım. Aynı zamanda da YTB bursları için Türkiye’de Üniversite sınavına girmiştim. Oradan da gazetecilik bölümünü kazandığım haberi gelince onu seçtim. Çok severek okudum ve yaptığım işi de severek yapıyorum. İnsan mesleğini sevince ne kadar çalışsa da daha az yoruluyor.

“Kurşunların Da Rengi Var”  kitabınızın içeriğinden okurlarımıza bahseder misiniz?  Yeni çalışmalarınız var mı?

Orada savaşta gecen çocukluğumu anlattım. Bir edebi eser değil, çok sade bir dille yazılmış gerçek bir hayat öyküsüdür. Kitabın amacı yaşanılanları çocuk gözüyle aktarmaktı ve bir şekilde yaşanılan gerçeğe dair ufacık da olsa bir iz bırakmaktı. Yazarken o döneme tekrar gitmem gerekiyordu. Bu da yazmayı zorlaştırıyordu. Bugün gelen tepkilerle iyi ki yazmışım diyorum, çünkü insanların savaşı çoğunlukla büyüklerin anlattıklarıyla biliyorlar. Kitapta bir çocuğun neler hissettiklerini görebiliyorlar.

Kitabı okuduktan sonra, Bosna’ya ilgisi artanlar oldu, tez için Bosna’yı konu seçenler oldu, belki de günümüzde en önemlisi Suriyeli, Gazzeli çocukları daha iyi anlayabilenler oldu. Bunlar da bana iyi ki dedirtiyor. Aslında kitabın devamını yazmayı düşünmüyordum ama okuyanların çoğu, sonrasında ne oldu diye merak ediyor. Daha da önemlisi Türkiye bugün dünyaya büyük bir insanlık dersi veriyor.

Kabul ettiği Suriye’li mültecilere yeni bir hayat sunuyor ve yine yardıma muhtaç olana el uzatan oluyor. Bu yüzden mültecilik günlerimi anlattığım bir kitabım yakın gelecekte belki gün ışığı görecek.

Dilhâne’nizde yer edinmiş bir ezgiyi bizimle paylaşır mısınız?

Madem konumuz Bosna Hersek, o zaman ben de bir sevdalinka diyeyim. Rahmetli Safet Isovic’ten Bosna moja…

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Özellikle Bosna Hersek’i konu alarak yer verdiğiniz için ben teşekkür ederim. Sizler sayesinde de bir kez daha Türk kardeşlerimizi Bosna Hersek’i ziyaret etmeleri için davet göndermiş olalım. Bizler burada Türkiye için, sizler de orada Bosna Hersek için dualarınızı esirgemeyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir