Dünyayı Değiştiren Karınca

Doru renkli at, yaralı sahibinin kanıyla kızıla boyanırken saatlerdir sonsuz kum deryasında savruluyordu. Tepelerinde güneş bir mızrak boyu, cengâver ise hâlâ yarı baygın haldeydi. Nihayet atın da takati kesilince bir kum tepeciğinin eteğine yığıldılar. Zaman çölde ağını hızla örünce güneş de kızıla kesti. Doğu cihetinden esen bir rüzgârla cengâver biraz kendine gelip hâline bakınca sağ kolundan ve bacağından okla vurulduğunu gördü. Sonra o korkunç cenk meydanını hatırladı. Bin kişiye karşı sadece yetmiş kişiydiler. Buna rağmen yiğitçe dövüşmüşlerdi ve ona kimsenin bir metreden fazla yaklaşamadığını gören hilekâr düşman da ancak uzaktan okla vurabilmişti. Neticede işte burada, Sistan Çölü’nün meçhul bir yerinde ve ağır yaralı hâldeydi. Yorgun bakışlarını ufka çevirip ümitsizce bir şeyler aradı etrafta; bir karaltı, bir silüete de razıydı. Yok… Dönüp göğü gözledi, bulut yok, rüzgârların uğultusuna kulak verdi, ses yok… Çöl büsbütün sessizliğe gömülmüş, tarihin seyrini değiştirecek bu anı kaçırmamak için pür dikkat kesilmişti. Vakti geçtiği hâlde güneş dahi sanki artık batmıyor ve onu izliyordu. Cengâver başını eğip bakışlarını önünde gezdirirken yeniden daldı efkâr deryasına. Pekiyi yetişmiş, mahir bir savaşçı olduğunun farkındaydı ancak belli ki ayağı artık aksayacak, eli kılıç tutamayacaktı. Oysa henüz yirmi beşini yeni devirmiş ve kutlu bir yola baş koyup Hakk’a hizmete and içmişti.
Bu davada Allah’tan sonra en büyük destekçisi bileğinin kudretinin kendisini çok erken terk ettiğini düşününce içi ürperdi, derununa dönüp çıkar bir yol aradı. Çocukluk ve gençlik yıllarında, babası Muhammed Taragay’ın dostu olan pek çok âlimden çeşitli dallarda ilimler tahsil ettiği dersleri düşündü, hocalarının nasihatlerini zihninde evirdi çevirdi… Galiba artık vücudu gibi zihni de bitkin düşmüştü ve bulanık bir sudan farksızdı. Zorlamayı bırakıp çaresizliği kabullendi, kalbini ye’is bürüdü.

Heybetli vücudunu olanca genişliğine rağmen şimdi kendisine dar gelen çölün sıcak kumlarına bıraktı. Bu, zamanın ve mekânın ebedî kuşatmasının kalktığı andı, sonsuz kum tanecikleri arasında yapayalnız kalmıştı. Gözlerini yumup soluklandı bir müddet. Neden sonra bakışlarını sağına çevirip çölün nihayetini görmeye çalıştı. Bu arada kanında kaynayan anlamlandıramadığı, belirsiz bir coşku onu direnmeye çağırıyordu sanki. Bu düşünceyi zihninden savuşturmaya çalışırken dikkatini çeken başka bir şey oldu. Hemen yanı başında bir karınca kendinin iki katı bir yiyeceği sırtlamış tepeye çıkarmaya çalışıyor, her seferinde yuvarlanıp tekrar başladığı yere düşüyordu. Her şeyden ümidini kesen yaralı cengâver büsbütün dikkat kesildi bu duruma. Karıncanın gayreti insanı hayrete düşürecek cinstendi gerçekten. Bir, üç, beş, on, yirmi, elli derken nihayet karınca muvaffak oldu ve tepeye kavuştu. Bu netice genç cengâverin derununda henüz yükselmeye başlayan ye’is putunu en şedid bir darbeyle yerle yeksan etti. Zar zor doğrulup ayaklandı, şahit olduğu hadisenin etkisiyle iliklerine kadar ateş basmış, utanç içinde kalmıştı. ‘Şuncacık karınca ye’ise kapılmıyor, gayret kuşağını belinden çözmüyorken bana ne oluyor da ümitsizliğe düşüyorum, nefsime uyup davamdan geri kalıyorum’ diye geçirdi kalbinden. Çölün, göğün ve cümle mülkün sahibine hamd ederken dudağının kenarına çocuksu bir sevinç yayılmıştı çoktan. Yaralarını unutup yüreği eskisinden de coşkulu halde atına vardı. Öz kanıyla boyanmış doru renkli atı sanki Burak olmuş, gözün gördüğü son noktaya atıyordu adımını. Issız Sistan Çölü’nden Allah yoluna böylesine coşkuyla atılan bu cengâveri tarihler şöyle andı;
On yedi büyük seferle yirmi yedi hükümdara diz çöktüren bileği bükülmemiş yiğit, Ehl-i Sünnetin ve İslam âlimlerinin koruyucusu, sadat-ı kiramın dostu, seyyidlere çok hürmet eden, Moğol mezaliminden sonra Asya’da İslam’ı hâkim kılan ve Türkistan’ı ihya eden, vefakâr ve merhametli: Sahipkıran Küregan Emir Timur!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir