Dün-ya Yahut Dünyaya Bir Bakış

Dün-ya Yahut Dünyaya Bir Bakış

Bir kelimenin etimolojisini yaptığınızı hayal edin. Siz bilmem hangi üniversitenin adının başında yaşadığı yılları ortadan kaldıracak meziyete sahip unvanı olan bir üyesisiniz. Ağzınızdan çıkan her kelam vay be diye karşılanmakta. Belagatınız bilgiyi satmadaki becerinizle bir numarasınız. Ve size bir kelime verdiler etimolojisini yapmanız için: dünya… Baktınız ona ve acaba diye bir sual belirdi zihninizde. Acaba? Acabanın ruh dünyanız da yarattığı derin sancının içine sıkışıp kaldınız. Bir sancı bir sancı ki sussanız sustuğunuz yerden yakalayacak sizi. Konuşsanız ömür boyu bir deli özgürlüğün mahkûmiyetine boyun eğeceksiniz. Ardınıza yaslandınız. Gözlerinizi odanızın tavanına diktiniz. Bir kelimeye ihtiyaç haiz oldu. Zihninizin gözlerinize vermiş olduğu kuvvetle çizdiniz tavana birer birer harfleri. Düşünmenin engin zarafetine bıraktınız kendinizi. Sustukça zihninizin en kavi toprakları yeşermeye başladı. Her şeyi düşündünüz. Her yakıştırmayı yaptınız. Lakin bir tek şey gelmedi aklınıza. Asli olarak aklınıza gelmesi en lazım gelen şeyi düşünmediniz. Bir kelimenin dahi çözümlenmesi için bizden olması gerektiği. Bu kelime yabancı olabileceği kadar yabancıydı bize ve dahi bizden olana. Dün-ya diye hecelemeye çalıştınız bu kelimeyi. Yüreğinize yara diye birer birer harflerin sıraya girip bir anlam arayışına girdiğini unutan bir çocuk gibi baktınız bu kelimeye. Bir hatırlamanın eşiğinde unuttuğunuz her şeyi hatırlarcasına dizilmeye başladı kelimeler. Asli hedeften uzaklaştıkça uzaklaştınız.

Dün ya dün unutmuştum kırmızı atkımı otogarda…
Dün ya dün unutmuştum sevdiğim kadının gülüşünü bir çıkmaz sokakta…
Dün ya dün unutmuştum çocukların akıl almaz dünyasını…
Dün ya dün unutmuştum seni ve sana dair her şeyi…
Dün ya daha dün unutmuştum insan olmaya kadir olmamı sağlayacak en kavi duyguları…

Dostluk bir kış akşamı üşüyor penceremin kenarında. İşte haykırıyor çocukluğum kırmızı bisikletimin ardında.

İşte bak hemen orda insanlık. Bir siyah örtüyü reva görmüş sinesine gözyaşlarını saklıyor. Bak Arakan’daki kardeşim haykırıyor merhamet diye lakin tüm insan kardeşlerim sağır kalışların amansız huzuruna gizleniyor. Derisi yüreğinin üzerine bir tül gergefte gerilmiş Afrikalı kardeşimin gözleri bakıyor insanlığın gözlerine lakin bir kıpırtı dahi hissedemiyor. Hayat her daim hissedemediğimiz yerlerden vuruyor bizi, biz susmanın engin lütfuna boyun eğiyoruz.

Dün ya dün seyretmiştim gözlerimin önünde tüm insanların insanlığı yüreklerinden söküp atışını …

Dün ya dünya dün ya…

Birden açtınız gözlerinizi. Korkarak ve dahi ürkerek. Düşünmek… İnsan düşünerek var olur. Lakin düşüncesizlik yakasına yapıştı mı insana dair ne varsa unutup gider. Ve bir robot gibi bir yaşantıya esir olur. Makamın yüksekliği, adınızın önüne yapışmış unvanların sizi sizden uzaklaştırdığını seyretmeye başladınız. Hırs ve makam sevdası… Geçici olana geçmeyecek mevkiler yüklemenin yükünü yüreğinize ekmişsiniz. Hatta ekmekle kalmayıp her gün sulayıp daha çabuk boy atması için saksısını değiştirmişsiniz. Bir korku hali başladı işte sizde. Unuttuğunuz her şeyin yükü bindi omuzlarınıza. Siz susma temayülünde bulunmaya çalıştıkça o geldi gözlerinizin önüne.

Ardınıza yaslanıp yüzünü tahayyül etmeye giriştiniz. Adını andıktan sonra merhametin manasını gözlerinde gördüğünüz sevdiğiniz kadın dikildi karşınıza. Sizin yüreğinizde ne kadar duygu varsa size hatırlatmaya başladı. Siz ellerinizle gözlerini kapatmaya başladınız. Gerçekler gerçeklerin derin sancısı nasıl silinirdi ki başka. Bir insanı susturmak için gözlerini susturmalısınız ne de olsa. Ama siz susturmaya çalıştıkça haykırıyordu. Şimdiye kadar duyulmamış bir çığlıkla: dün ya…

Dünde bıraktığınız her ne varsa çıkıp bir bir geldiler işte yanınıza. Siz susup buyur etmeden içeriye onlar kendilerinden emin bir şekilde dikildiler karşınıza. Unuttuğu yerden vurulurmuş ya insan işte öyle bir haleti ruhiye… Unuttuğunuz misafirler konuşmaya başladıkça siz mahkûm koltuğuna esir oldunuz. Durun kapatmayın ışıkları. Durun kuşları indirmeyin gökyüzünden. Durun gerçekler bunlar… Unutulmaya yüz tutmuş gerçekler. Kirpiklerinizin ucuna bir misafir geldi kuruldu işte. Bir tebessüm edip şöyle dedi: varlığını unuttuğun dostun onu hatırladığına çok sevindi…

Ne oluyordu? Kafayı mı yemek üzereydin. Hayır, sadece gerçekler gelip haklarını talep etmektelerdi. Evvela kirpiklinin ucuna gitti ellerin. Ve ardın sıra boşaldı yeryüzüne şimdiye kadar yağmamış olan yağmurlar… Beyninin içinde birçok nota birbirini kovalamaya başladı. Evet dedin evet hatırladım dedin… Unuttuğun en kavi dostunu o anda anımsadın elini yüreğine götürdün. Ve şimdiye kadar duyulmamış bir solist en şaşalı peşrevini icra ediyordu. Varlığına şükredip bir köşeye sinip onu dinledin. Onun yüzü en belirgin bir şekilde burada çıktı karşına. Bu nasıl bir şeydi. Her şeyin evvelinde ve ahirinde gizli olan tek bir duygu vardı: sevgi… Ve sen onu sevdiğin için ne kadar şanslı olduğunu anladın. Sen yıllar yıllar öncesinde önce kendini sonra onu terk etmiştin. Ama o bir an bile gitmemişti senden. Dünya ne garip bir yerdi.

Birden gözlerini açtın. Bir masan ve masanın üzerinde yığınla makale kitap… Bir levha büyük harflerle yazılı adın. Gerçekler… Sana bir yük olan başında tiz bir ağrı. Olmak istediğin yer burası mıydı sorusu zihnini kurcalamakta.

Sevdiğin kadın kapıdan çıkmadan son defa yüzüne bakmakta. Gözlerinin kenarına ilişmiş bir kırlangıcın son çırpınışları duyulmakta… Elini alışkın olduğun hızla saçlarına götürüp düzelttikten sonra gömleğinin yakasına çeki düzen vermektesin işte yine. Tüm sancıların etkisi silindi işte yüzünden. Yaşanması gereken anlar hiç yaşanmamış gibi önündeki kâğıda baktın… Dünya yazılıydı. Sen ise üzerini çizdikten sonra not düştün karşısına: yabancı kelimelerin etimolojisi yapılamaz. Bilmenin vermiş olduğu engin gururla telefonunu aldın eline dün ya deyip hatırladığın her ne varsa sonsuza kadar mahkûm ettin unutmanın dehşetli çukuruna…

Beğen  
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir