Değişen Zihniyet ve Türkçe - Dilhâne
Sizden Gelenler

Değişen Zihniyet ve Türkçe

İnsan dünyayı nasıl algılar? Bu, temel bir felsefi meseledir. Tarihin başlangıcından günümüze kadar insan, bu sorunun cevabını aramıştır. Birçok düşünür bu soruyla ilgilenmiş ve bu soruya hayata bakış açılarına göre cevap vermiştir.
Bu düşünceleri ikiye ayırabiliriz. Birinci görüşe göre dünya beş duyu organımızla algıladıklarımızdan ibarettir. İnsan algılarıyla tüm gerçekliği bilir. Görebildiğimiz, ölçebildiğimiz ve hissedebildiğimizden başka bir dünya yoktur. Diğer görüşe göre ise duyu organlarımızın bir sınırı vardır. Biz kâinatı ancak bu sınırlar içinde algılayabiliriz. Bu sınırları, sınırlı olan duyu organlarımızla aşmamız mümkün değildir. Platon’un mağara benzetmesinde olduğu gibi biz gerçekliğin ancak gölgelerine vâkıf olabiliriz; çünkü sınırlı duyu organlarımızla dünyada gerçekliği algılayamayız.
Dünyayı algılamaya dair bu iki farklı görüşten materyalizm ve idealizm düşünceleri ortaya çıkmıştır. Dünyanın algılanması meselesi insanlık tarihinin temel felsefi problemi olan “varlığın mahiyeti”ne dair düşünmeyi ortaya çıkartmıştır. Bu mesele asırlar boyunca pek çok düşünür tarafından ele alınmış ve irdelenmiştir. Netice olarak hâlen tartışılmaya devam etmektedir; fakat bu süreç içinde dünyayı algılamamızda iki büyük kırılma yaşanmıştır.
Birinci kırılmayı Batı, Aydınlanma çağı olarak adlandırdı. Bu düşüncenin ortaya çıkmasına kilisenin sorgulanamayan kâinat görüşünün sorgulanması sebep olmuştur. Bu çağı yönlendiren en önemli isimlerden birisi ise NEWTON’dur. Isaac NEWTON, maddenin temel etkileşim kanunlarını bularak bilim dünyasında önemli bir yer edinmiştir. NEWTON’un tanımladığı oldukça basit ve anlaşılır hareket kanunları, kütle çekimi ve ivme gibi konular, o zamana kadar çözülememiş olan birçok soruna köklü ve kalıcı çözümler getirmişti.
NEWTON’un kanunları o kadar kuşatıcıydı ki NEWTON’dan sonra gelen takipçileri tabii olarak evrende hesaplanamaz, anlaşılamaz hiçbir olay kalmadığını düşünmeye başladılar. İlerleyen süreçte teknoloji gelişip ölçüm yöntemleri ilerledikçe dünyaya ait her türlü bilgi elde edilecek ve insanoğluna gizli hiçbir bilgi kalmayacaktı. Bu görüşe belirlenimcilik(determinizm) adını veriyoruz. Determinizm, meydana gelen tüm olayların, geçmişte meydana gelmiş olayların kaçınılmaz sonucu olduğunu öne süren bir felsefi görüştür.
20. Asra kadar bilim ve fikir dünyasını etkileyen bu görüş insanlığın bu zamana kadar sahip olduğu tüm inançların yeniden gözden geçirilmesine sebep olmuş ve bu düşüncelerin neticesinde insanlık büyük bir fikir savrulması yaşamıştır. Gözle görülebilen ve ölçülebilen dışında her şeyi inkâr eden bu düşünce dünyası insanlığın büyük bir manevi buhrana girmesine sebep olmuştur.
Bu savrulma EİNSTEİN’a kadar sürmüştür. Düşünürler ve ilim adamları EİNSTEİN’in fizik bilimine yaptığı katkılar neticesinde dünyayı ve kâinatı algılama üzerine yeniden düşünmeye başlamıştır.
EİNSTEİN, bilim dünyasında büyük değişmelere sebep olan buluşlarını ardı ardına yapmaya başladı. Bunlardan en önemlisi, Görecelilik(Relativity) Kuramı olarak bildiğimiz nazariyedir. Bugün hâlen tartışmasız geçerliliğe sahip olan bu nazariye; bizlere hız, konum ve zaman gibi o zamana kadar “mutlak” zannedilen değişkenlerin, ölçümü yapan gözlemcinin referans çerçevesine göre değişiklik gösterdiğini söyledi.
Heisenberg, kendi adıyla anılan “belirsizlik ilkesi”ni ortaya koyarak, atom altı düzeyde ölçümlerimizin hep bir belirsizliğe mahkûm olacağını ilkesel olarak ispatladı. Bunun neticesinde NEWTON’dan itibaren bir makine gibi düşünülen dünyanın böyle olmadığı ve insanın büyük belirsizlikler içinde “kaotik” bir hâlde yaşadığı anlaşıldı. Bu gelişme her durumun ölçülebileceği ve insan tarafından kontrol altına alınabileceği düşüncesine büyük bir darbe vurdu. Bu gelişmeler pozitivist ve materyalist düşünceye önemli eleştirilerin gelmesine sebep oldu. İnsanın ve cemiyetin bir makine gibi düşünülmesinin imkânsız olduğu ortaya çıktı. Bu düşüncelerin etkisiyle kurulan sosyalist devletler 20. asırda bir bir yıkıldı.
Kâinatın algılanması bütün diğer ilimleri de etkileyen ve değiştiren bir hususiyete sahiptir. Görecelilik nazariyesi bu çerçevede düşünmenin temelini oluşturan mantık ilminde de köklü değişikliklerin olacağını ve yaşadığımız devrin zihniyetini değiştireceğini göstermektedir.
Batı zihniyetini şekillendiren, parametrelerini, doğru-yanlış cetvellerini tanzim eden eski Yunan düşüncesidir. Demokritos’un kâinatı, atomlar ve boşluktan ibaret. Eflatun’un dünyası keskin üçgenlerle dolu. Aristo’nun mantığı, siyah-beyaz kurallarla. Aristo’yu izleyen kuşaklar, aklı ve kâinatı onun mantığı ve ilmî eğilimleri doğrultusunda algılamaya devam ediyorlar. Çağdaş bilim, matematik, mantık ve kültür, dünyanın siyah-beyaz olduğu ve bu niteliğinin sabitliği esası üzerine kurulu. Ağzımızdan çıkan her hüküm ya doğru ya da yanlış. Her yasa, her yönetmelik, her kural kesin. Dijital bilgisayarın 0-1 ikili sistemi, siyah-beyaz dünya anlayışının zaferi.
Gerçek dünya Aristo’nun tanımladığı gibi değil. Gerçek dünya gri, kırçıl, saçaklı. Kesin olan hiçbir şey yok! Dünyanın atmosferini molekül molekül tanımlayabilseniz atmosferi yeryüzünden ayıran kesin çizgiyi bulamıyorsunuz. Aynı şekilde, Arz’ın, Mars’ın ya da Ay’ın en ayrıntılı haritaları ovaların nerede bitip dağların nerede başladığını söyleyemiyor. İşaret parmağımızı oluşturan moleküllerin hangilerinin bedenimize ait olduğunu, hangilerinin havada yüzdüğünü saptayamıyoruz. Tıptaki onca gelişmeye rağmen, ölü ile diri arasındaki çizgi kesin olarak çizilemiyor. Bu gelişmeler neticesinde dünyanın sandığımız kadar kesin veriler içermediğini görüyoruz. Çoğu ilmî verinin de belirli şartlar altında gerçekleştiğini görebiliriz. Bu gelişmelerin zihniyetimizi de değiştireceği bir gerçek. Değişen zihniyet kültürümüze de yansıyacak ve dilimiz de değişecek.
Bugün saçaklı mantığın akıllı telefonlar, yapay zekâ çalışmaları ve bazı teknolojik araçlarda kullanıldığını görüyoruz. Saçaklı mantık dünyamızı, kültürümüzü ve dilimizi nasıl değiştirecek? Varsa zararları veya yararları ne olacak? Bunun üzerine düşünmemiz gerekiyor. Düşünerek dilimizde neleri değiştirebileceğini öngörmemiz gerekiyor.
Dilin canlı bir varlık olduğunu ve kültürle iç içe değişip geliştiğini derslerimizde anlatıyoruz; fakat bu varlığı korumak, kollamak ve geliştirmek noktasında yeni sorunların gerisinde kalıyoruz. Bu sebepten yeni bir dünyanın kapıları açılırken Türkçenin de hak ettiği yeri almasını istiyorum. Bunun için saçaklı mantığın dilimiz üzerine muhtemel etkilerini çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.

Alpay Sarıyıldız

Yazar Hakkında

Dilhâne

Yorum Yaz

Yorum Yazmak İçin Buraya Tıklayın

En Çok Okunan Yazılar

Ağustos Sayımız Yayımlandı

Herald

Aylık edebiyat, şiir ve fikir dergisi Dilhâne'nin 8. sayısı yayımlandı. Bu ay 'Çocuk' teması ile karşınızdayız. Bahadır Yenişehirlioğlu ve Fatih Duman ile yaptığımız keyifli söyleşiyi mutlaka okumalısınız..

Hemen Oku!