Genel Yazılar

Defineye Mâlik Virâneler Var

Ilık bir eylül günüydü. Aklım aşka, sevdaya,hayata, ölüme, hasrete, vuslata, derde, dermana dair onlarca sorularla meşgul olurken bir taraftan şehrin ara sokaklarında ağır ağır yürümekteyim. Her adımda başka bir soruya cevap ararken sokağın caddeye bakan köşe başındaki çay bahçesinin önünde asırlık çınar ağacına yaslanmış,sanki beni bir tek sen anlarsın der gibi gelip geçenleri seyre dalmış yarım asırlık bir çınar oturmaktaydı.

Yol uzun ve yorucu geçmişti belli ki, yolcu yorgun. Bir mola ister gibiydi bakışları. Sanki bir el uzatın der gibi bakıyordu. Bir nefeslik gölgenizde dinleneyim der gibi. Kim yormuştu acaba, saçlarındaki aklar, hangi dağın karıydı ve gözlerindeki bu yaşlar hangi göğün yağmuruydu.

Hayatın bütün yükünü, derdini, tasasını hamal misali yüklenmiş sırtına. Yıllarca çektiği yükten dermansız kalan ayaklarına ellerini vurup ha gayret biraz daha dayan der gibiydi. Yüreğindeki her acı birer kırışık olup yapışmıştı yüzüne. Her bir çizgisi sayfalar dolusu hikaye barındırmakta. Gözlerinde yılların hasreti birikmiş, tabure üstünde oturmuş, yanakları elleri arasında, yol beklermiş gibiydi sanki uzaklara dalıp giden gözleri.

Defineye malik viraneler vardır sözü mukabilince usulca sokulup yanına.

“Beklenen gelir mi acaba? ” dedim usulca içimi çekip.
“Aşkta gurur olmaz, gelmez ise biz gideriz” dedi.
“Bu hayat hasretle geçer mi?” dedim.
Tebessüm etti.
“Çoğu gitti azı kaldı.” dedi.

Bir an hüzün kapladı içimi, daha sonra yetmiş beş yaşında olduğunu öğrendiğim bir çınarla konuştuğumu bir an unutmanın verdiği utançla kahve içer misin diye sorunca:

“Kahve gerektir, ağalara beylere
Çayın bir fırtı değer çine maçine” dedi.

Çaylarımızı yudumlarken, dışı viran görünen, lakin içinde hazineler gizlediğine inandığım bu çınarın hazinesinden bir nebze faydalanmak adına:
” Ne vardı sanki biz de ağalar beyler gibi varlık içinde yaşasaydık, böyle
hayat mı olur” dedim.
Hafif kaşlarını çatarak, tevekkül ve teslimiyetin zirvesinde bir edayla,
“Allahtan alacağımız mı var evlat,
netmişse güzel etmiş.” dedi.

Eyvallah diyebildim usulca.

“Peki bu dertler hiç mi bitmez.” dedim.
“Dertsiz insan paha etmez. ” dedi ve devam etti:
“Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil tozunu almaktır.” demiş güzel Mevlana’m. (k.s)
Bir ara gözlerini kapatıp tebessüm ederek “Aah Mevlanaamm ahh, ayağının tozuna bin can feda!” dedi.

Evlat Allah sana dert vermiş ise seni muhatap almış demektir. Sebep dert bile olsa o sultanın ilgi ve alakasına muhatap olmaktan âlâ sultanlık mı olur.

Bir süre sessiz bekledikten sonra hüzün akan gözlerini bana çevirip hafif bir tebessümle “Hele anlat bakalım evlat bu yaşta bu kadar şikayet edecek kadar ne derdin varmış?” Saçındaki aklara, yüzündeki çizgilere bakınca benim de şu derdim var demeye utanıyor insan. Cevap vermekten kaçmak istercesine “Aşk derdi.” diyebildim.

Bu defa küçük bir kahkaha attı ve hafiften bir türkü mırıldanmaya başladı.

“Aşk derdiyle hôşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehri dermânundadur” (Fuzûli)

Bak evlat Fuzûli baba ne güzel söylemiş, aşk derdine dermanı uzaklarda arama, senin dermanın derdinde gizli zaten. İnsan hiç aşk derdinden şikayet eder mi? Eğer aşkın ızdırabından zevk almıyorsan, zaten seninki aşk değildir. Aşığın bir tek derdi vardır, maşukla vuslata ermek. Çayından son yudumu aldıktan sonra dizlerine dayanarak ayağa kalktı, elini omzuma vurup:

“Evlat var git aşk ateşiyle yanmaya devam et, ta ki kül oluncaya kadar. Öyle bir yan ki içinde yâr’dan gayrı ne varsa seninle beraber yanıp kül olsun, yalnız yâr kalsın. Sakın ateşin hârından şikayet etme haa, yanmadan kül olunmaz bilesin.” Hadi kal sağlıcakla deyip ağır adımlarla uzaklaşmaya başladı. Ardından
bakarken aklımda, kalbimde ne kadar soru varsa hepsi cevabını bulmuş, içim anlatılmaz bir huzurla dolmuştu.

Aklımda bir tek soru vardı şimdi, “Acaba bir daha görür müyüm? ” diye. Aklım bununla meşgul olurken sanki beni derin bir uykudan uyandırır gibi uzaktan kulağıma bir ses geldi. Dönüp baktığımda bir meczup elinde sopaları birbirine vurarak halay çeker gibi oynarken bir taraftan da bağırıyordu: “Her geceyi kadir, her gördüğünü Hızır bil!” Kısa bir şaşkınlıktan sonra tebessüm ederek:

“Eyvallah, eyvallah!” diyebildim.

Yazar Hakkında

Muammer Yağız

1980 yılında dünyaya gelmişiz. İlkokul Erzincan, Ortaokul Kırşehir ve Lise eğitimini Kütahya'da tamamladık. 3 yıl klasik Medrese eğitimi aldıktan sonra Avrupa'ya geldik. Almanya'da ikamet etmekteyiz. Ticaretle uğraşmakla birlikte uzun yıllardır Avrupa'da Tasavvuf müziği icra eden Grup Hacegân bünyesinde solist olarak hizmet vermekteyiz. Gücümüz yettiğince çeşitli dergi ve sayfalarda müstear isimlerle yazılar yazmaya çalışıyoruz.

Yorum Yaz

Yorum Yazmak İçin Buraya Tıklayın

En Çok Okunan Yazılar

Ekim Sayımız Yayımlandı

Herald

Ekim sayımız yayınlandı. 10. sayımızda "Gönül" dosyası ile okurlarımıza merhaba diyoruz. Şakir Kurtulmuş ve Mahmut Bıyıklı ile yaptığımız söyleşiler Ekim sayımızda.

Hemen Oku!