Dedemin Serkisofu ve Kara Davudu - Dilhâne
Yazılar

Dedemin Serkisofu ve Kara Davudu

“Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar ve muhaddisan-ı ruzigâr şöylece nakl u rivayet eylerler ki, köyün birinde ağa kösteği gümüş, kapak taşı zebercet bîbaha bir saat alıp yerleştirir yeleğin cebine. Güneşte kösteği pırıl pırıl parlayan saati ikide bir çıkarır, iyice inceler, sonra saati okumasını bilmediğinden seslenir kahyasına:
– Kahya senin saat kaç?
– Üçü çeyrek geçiyor ağam!
Ağa saatin kapağını şık bir hareketle kapatırken kurum kurum kurularak cevaplar:
– Benimki de öyle.

Rahmetli dedem zahmetsiz ve aniden irtihal-i dar-ı beka eylediğinde, veresesinden payıma düşmemesine üzüldüğüm en kıymetli meta, kapağında şimendifer resmiyle gümüşü kararmış Serkisof köstekli saat oldu. Latin harflerini öğrenmeme bahsinde son derece muannit olan dedem, rakamları öğrenmişti bir tek. Yok, hesabı kitabı Osmanlı alfabesiyle tutardı da, ezan vaktine ne kaldı merakını izale edecek aletin rakamları latin rakamlarıydı işte. Birden on ikiye kadar, bir düzine rakam modernizm ile arasındaki en sıkı köprüydü. Köye elektrik geldiği zaman – ki seksenlerin hemen başıdır- camide ezan okumaya niyetlendiğinde asla hoporlör kullanmaz, seksen yaşın belini bükmüşlüğüne aldırmadan şerefeye çıkıp hırıltılı ama gür sesi ile okurdu ezanı. Elektrik nimetiyle televizyonu baş köşeye kondurmuş kahvehanelere zinhar uğramaz, en fazla harman döğerken pilli radyodan ajans seslerdi günün belli vakitlerinde. Aslında kendisi başını göğe kaldırdığında vakti tayin edecek derecede muvakkit sayılabilecekken, muhakkak ezan vaktine bir müddet kala toza toprağa bulanmasın diye mendile sarılıp yüksekçe yere kaldırılmış Serkisofuna göz atar, “Eh, saat on ikiye az kalmış, hadi toparlanaın bakalım!” derdi. Bileğimdeki ucuz Seiko saatim ise henüz dokuzu, yani yirmi biri gösterirdi ki, benim saatim mi geri, dedemin saati mi ileri bir türlü kestiremezdim.

Dedem bir gece yatağına uzandı, ağzına bir kesme şeker atmış. Sabah uyanamadı, kesme şeker dilinin üstünde erimemiş. Çenesini öylece bağladılar. Yaşım on beş civarıında, gözüm gaz lambasının yanına itinayla bırakılmış, gümüşü az kararmış serkisof saatte. Cenaze işleri bitip dedemi ebedî istiratgâhına sırladığımızın ertesi günü o albenili Serkisof saat yerinde yoktu.Boş odayı biraz da ürpererek didik didik ettim. Saatten bir iz dahi çıkmadı ama ben bambaşka bir hazineyi, bir perdenin arkasında gömme dolabın içerisinde keşfettim. Cilt cilt eski yazı kitaplar. Kimisi gazete kâğıdıyla kaplanmış, kimisi forması dökülmüş mukavva ciltli. Daha dün dedemin cansız bedenini taşımış yatağa bîpervâ oturup neler var neler yok diye dizdim kitapları önüme.. İlk elime aldığım yeşil kaplı kitap, Kuran-ı Kerim. Bunu biliyorum elbet. Kapağına kurşun kalemle yazılar, rakamlar yazılmış. Yarım yamalak Osmanlıcam ile tarihlere bakıyorum. Bin üç yüz otuzlar, kırklar görünüyor. Fatıma adını okuyorum rakamın altında. Büyük halam. Demek ki onun doğum tarihini yazmış kitabın kapağına. Diğer kitaplara geçiyorum birer birer. Gazete kâğıdı ile kaplı bir Mızraklı İlmihal. Onun da kenarına haşiyeler düşülmüş.Forması dağılmış bir Muhammmediyye. Bazı sayfaların aralarına takvim yaprakları konmuş. Nesefi Akaidi Şerhi, hemen altında. Bunun cildi daha düzgünce. Hızlıca karıştırıyorum sayfaları, diğer kitapları. Necatül Gafilin, Mecmuatül Ahzab, Karabaş Tecvidi, Tam ve Musahhah Mevlid-i Şerif. Kırk hadis…

Aradan epeyi tozlu, kalınca kara bir kitap çekiyorum. İlk sayfasını çevirip başlığını okuyorum: Karadud!.. Bir an mütereddid bakakalıyorumm, sonra Delail-i Hayrat Şerhi Kara Davud olduğunu farkediyorum kitabın. Kitap kara, yazarı kara, dalları pencerenin önüne eğilmiş dut ağacındaki dutlar kara. Elime başka bir kara kaplı kitap geliyor, iç sayfasına bakıyorum. Hadikatüssueda yazısını zorlanmadan okuyorum. Hazret-i Hüseyin’in Kerbelâ’daki şehâdetini anlatan Fuzûlî’nin bu şaheserinin, komşu Alevi köyünün adı geçtikçe “Kızılbaşlar” diye yüzünü buruşturan dedemin kitaplarının arasında bulunmasına taaccüp etmemek elde mi ki?

İrili ufaklı bir çuval kitabı sırtlandım o gün. Kimse nereye götürüyorsun demedi, kitap kimselerin umurunda değildi belli. İleride Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısını okuduğumda hatırlayıp ukdesi boğazımda kalan Serkisof saati, amcamın oğlu kuyuya düşürmüş. Ben Mevlid’i, Muhamediyye’yi kurcalaya kurcalaya Osmanlı alfabesini söktüm. Söylemeden geçmeyeyim bu arada, çiftçiydi rahmetli dedem. Yetmiş sene kara toprakla boğuşmuştu. Serkisof saati dördü gösterdiğinde ayaklanıp tarlanın yolunu tutar, akşam ezanı olunca da saatini on ikiye ayarlar, iki saat sonra da kıvrılır yatardı. Bunca kitabı ne ara okumuştu, hâlâ şaşarım.

Bende okudum sonraları ne buldu isem. Camus’yu, Sartre’ı, Nietzche’yi. Ama dedemin kara toprakla boğuşurken kimbilir hangi ara hatmettiği Kara Davud hiç aklımdan çıkmadı. Âşık Veysel’den mülhem mırıldandım durdum:
“Dost dost diye Nietzche Nietzchesine sarıldım, benim sâdık yarim Kara Davud’dur.”

Bu yazı Arka Kapak dergisinin Ağustos 2017 tarihli 24. Sayısında yayınlanmıştır.

Yazar Hakkında

İdris Mahfi

Yorum Yaz

Yorum Yazmak İçin Buraya Tıklayın

En Çok Okunan Yazılar

Ağustos Sayımız Yayımlandı

Herald

Aylık edebiyat, şiir ve fikir dergisi Dilhâne'nin 8. sayısı yayımlandı. Bu ay 'Çocuk' teması ile karşınızdayız. Bahadır Yenişehirlioğlu ve Fatih Duman ile yaptığımız keyifli söyleşiyi mutlaka okumalısınız..

Hemen Oku!