Perşembe, Eylül 19, 2019
Dilhâne > Köşe Yazıları > Bu Bir İman Meselesi

Bu Bir İman Meselesi

Huzur. İnsanın hayatı boyunca aradığı, arzuladığı ve istediği hatta “bir parça huzur için” peşinden koştuğu güzellik. Huzuru bulmak için kimimiz emekliliğimizi bekleriz. Şöyle kıyıda köşede ya da bir sahil kasabasında emekli ikramiyemizin üzerine birazcık da kredi çekerek koyduğumuz üç beş kuruşla aldığımız küçük bir evde sessiz sakin ve en önemlisi de huzurlu bir hayat yaşamayı hayal ederiz.

Birde iç huzurumuz vardır. Hani zaman zaman bizi rahatsız eden, huzursuz eden iç huzuru. Daha doğrusu iç huzursuzluğu. İnsanın iç huzurunun iyi bir düzeyde olabilmesi için imanı ile ilgili hiçbir sıkıntısının olmaması, iman etmekle ilgili bir problem yaşamaması gerekir.

İman etmek deyince elbette önce Allah ve Peygambere imanı kastediyoruz. Yüce yaratıcı olan Rabbimize iman etmek elbette insanın iç huzuru için çok önemlidir. İmanı olmayanın huzuru yok mudur? Sorusu akla gelebilir. Evet bir şeye imanı olmayanın iç huzuru da yoktur diyebiliriz rahatlıkla.

Dikkat ederseniz “bir şey” ifadesi kullandık. İnsan yaratılışı itibariyle kendisinden çok daha kuvvetli, çok daha yüce ve kudretli bir varlığa inanmak, iman etmek, ondan yardım dilemek ihtiyacını her zaman hisseder.

Burada vicdan hürriyeti devreye girer. Yani iman etmek vicdan hürriyeti ile doğrudan alakalıdır. Vicdan hürriyetini incelediğimiz zaman ya da vicdan hürriyetinin ehemmiyetine göz attığımız zaman insan ve toplum hayatında bulunan diğer hürriyetlerden asla geride bırakılamayacak, göz ardı edilemeyecek kadar önemli olduğunu görürüz.

İnsan hayatında imanın ve imani kuvvetlerin yerini, dünyevi değerler alırsa o zaman felaketin başlangıç senfonisi çalmaya başlamış demektir. Çünkü insanın vicdanındaki ve kalbindeki iman hasselerini alır, ayıklar ve bir kenara atarsanız tıpkı bakımsız kalmış ve ihtiyacı olan vitaminleri alamamış bir bitki gibi solar, ölür, yok olur. Bitkinin ölümü kurumakla olur, imanı olmayan insanın ölümü ise nefessiz kalmakla aynıdır adeta.

Çocukluğumuzda bir “cıs” kavramı ile karşı karşıya kalırız. Bu “cıs” biraz daha büyüyünce “günah” kelimesi ile yer değiştirir. Onu yapma günah, bunu yapma günah, oraya gitme günah, buraya bakma günah.

Kuru bir günah kavramını istediğiniz kadar dayatın, insanlığın ma’şeri vicdanına hitap etmiş olamazsınız. Çünkü fıtri özellikleri gereği, sebepsiz yasaklar, insanı kontrolsüz meraka sürükler. Bu yüzden insan kendisine günah, yasak yada cıs diye dayatılan ama bu kavramların içerdiği anlamları sağlam bir temele oturtmayan yaptırımları yıkmak için çabalar, gayret sarf eder. Dedik ya insanın fıtratında aykırılık vardır.

Çocukluğumuzda, büyüklerimiz buna benzer bir yaptırım ile bizi korkuturdu. “Allah çarpar” (Haşa sümme haşa) bende sorardım kendi kendime. “Acaba Allah nasıl çarpar, kamyon gibimi, araba gibimi, bisiklet gibimi.” Bu üçüncüsü olan bisiklet gibimi’nin açılımı bizzat yaşadığım bir olayla kafama dank edivermişti. Evet bana bir bisiklet hızla çarpmıştı. O günden sonra kavramları anlamlarıyla öğreninceye kadar Allah çarpar ifadesini bisikletin çarpması ile özdeşleştirmek gibi alışkanlığım oldu.

Şimdi bu yazıyı okuyanlar tövbe tövbe sapıttınmı be adam diyebilirler. Ancak çocuklarımızın saf dimağlarına Allah, ilah kavramlarını, çarpma, yıkma, yaralama, belki öldürme kavramlarıyla örtüştürerek ekerseniz, o vakit o çocuğun ilahlık kavramına dinamit döşemiş ve kökünden yıkmış olursunuz. Çarpar ama nasıl çarpar? Daha doğru ifadesi ile Allah çarpar mı? Sorusu akabinde geliverir.

Hani merhametliydi, hani sonsuz rahmet sahibiydi, hani kullarına eziyet etmezdi, hani kullarının iyiliğini isterdi? Bu söylediklerinizle sonradan söylediğiniz çarpar ifadesi çelişmiyor mu? Sorusuna hazırlıklı olmak gerekir.

Bugün bazı felsefi akımlarda Allah kelimesinin yerine kullanılan Tanrı kelimesi, ilahın ilahlık vasıflarını tam olarak tanımlayamasa da benimsenmiş ve kullanılır hale gelmiştir. Tanrı kavramı ile insanın vicdanında yer eden ve ateist bile olsa zaman zaman bam telini titreten duyguların kaynağındaki ilah olan Allah, Rab kavramları birbirine zıt, çelişen ve gerçekten anlam bütünlüğü açısından asla örtüşmeyen kavramlardır.

Eski Türk filimlerinde çok farklı ve enteresan sahneler vardı. Mesela Orhan Gencebayın Leyla ile Mecnun filminde, çölde bir vahada çocukluk yıllarında beraber oynayan (oynamak dedi isem yapma olarak dikilmiş büyük palmiyelerin arasında koşturup filimsi ifadelerle kıkır kıkır gülmeyi oynamak olarak adlandırıyoruz) iki çocuğa gelen yaşlıca, ak ve uzun sakallı, abani sarıklı, nedense hep beyaz elbiseler giyen ve elinde kocaman bir bastonu olan dede, “taağnrı” diyerek anlamı biraz daha uhrevileştirmek için değişik bir ifade tonuyla onları birbirlerine yar ederdi. İmtihan vesilesi kılardı.

Burada vurgulamak istediğim bu ak sakallı dedenin manevi varlığı, etrafına saçtığı yapayda olsa nur, sakallarından aşağıya süzülen nur haleleri, gözlerindeki uhrevi ifadelerle çelişen, tamamen zıt düşen ve aykırılaşan “taağnnrı” ifadesidir. Karşılamıyor, havada kalıyor, o boşluğu doldurmuyor.

İşte vicdan hürriyeti dediğimiz toplumsal inkılabın perdesini açtığı anda bu andır. Vicdanlara hitap eden  bu ifade ile yozlaştırılma çabaları meyvelerini verdi. Allah azze ve celle ile “Taanğrı” ifadelerinin ne anlama geldiğini bilmeyen cahil toplum böylece zihinlerine subliminal mesaj olarak yerleştirilen “taağnrı” ifadesini aldılar kabul ettiler.

Türk milleti asırlar öncesinden İslamı kabul etmiş, geleneksel yaşantının içine sonradan yerleştirilen bu din olgusu ile daha da olgunlaşmış, savaşların, seferlerin, yaşamı devam ettirmek amacının yanına bir de cihad şuuru eklenmiş ve bu anlayış, ideal devlet politikası olarak benimsenmiştir. Adına iman denmiş, inanç denmiş, teslimiyet denmiş.

Zaman içinde kavramın içi boşaltılmış, farklı olgular, anlayışlar, tanımlar yerleştirilmiştir. Namaz kılmakla, sorumluluğunu aldığınız işi idame ettirmek aynı kefeye konulmuş, çalışmakta bir ibadettir denilerek teslimiyetin doruk noktası olan namaz sorumluluğu anlayışı gevşetilmiş, laçkalaştırılmıştır.

Zaten imani noktada zayıflatılmış her türlü baskı ve saldırı ile köklerinden uzaklaştırılmak için çaba sarfedilmiş milletin fertleri de, kendilerine sunulan bu gevşeklik fırsatını hiç kaçırmamışlar hemen üzerine balıklama atlamışlardır.

Bu zayıflatma, gevşetme, laçkalaştırma eylemi diğer tüm ibadet şekillerinde de uygulanmaya çalışılmıştır. Mesela kurban kesip etlerini dağıtmak yerine kasaptan alacağınız kesilmiş etleri dağıtsanız ya daha iyi olmaz mı?

En basit anlamıyla inanç müessesimizin temellerine dinamit koymaya çalışan bu zihniyet maalesef yine bizim içimizden yetişen, elimizle kurduğumuz okullarda eğitim alan ve bu eğitimi, imanı ifsad etmek için sonuna kadar kullanan isimlerden ortaya çıkıyor.

Bu bir iman meselesi dediğimiz nokta burada karşımıza çıkıyor zaten. Neye nasıl iman edeceğimizi asırlar önce Peygamberimiz efendimiz bütün açıklığıyla anlatmasına rağmen, bugün onun hadisi şeriflerinin tahrif edildiğini, sünnetsiz bir islamın ve tamamen Kur’an bize yeter mantığının yerleştirilmeye çalışıldığı mesnetsiz bir akımı maalesef takip ederek ifsad olan bir toplumla karşı karşıyayız.

Allah sonumuzu hayretsin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir