Pazar, Ekim 20, 2019
Dilhâne > Köşe Yazıları > Bir Garip Deprem Hikayesi

Bir Garip Deprem Hikayesi

Gecenin sessizliğinde, karanlığa bıraktığı feryadı birkaç sokak ötesinden duyuluyordu. Genç adam başını yüksek apartmanlara doğru kaldırdı. Kör pencerelerde biraz daha büyüyen karanlığa baktı. “Uyanın ulaaaan. Kitapsızlar uyanın. Uyumayın…” diye ciğerlerini şişirerek yeniden bağırdı..

Sallana, yalpa yapa, düşe kalka yürüyor, ara sıra dönen başını eliyle tutup düzelmeye çalışarak bulanan midesini bastırıp yürümeye çalışıyordu.

“Ulan bu hayat çok kötü be” diye düşündü. “Evlendik, anasını satıyım evlendiğimiz avrat hayırsız çıktı, ana baba hayırsız, eş dost hayırsız. İçmeyimde naaapıyım…” düşüncelerine, gece bekçisinin karanlığını yırtan, önce uzun, sonra kesik kesik düdük sesiyle  ara verdi. Hemen önüne gelen ve bitmek üzere olan bir inşaatın içine girip karanlık bir köşeye çekildi. Başı müthiş dönüyor, midesi bulanıyordu. Sırtını dayadığı duvardan ciğerlerine işleyen betonun soğuğuna aldırmadan olduğu yere çöktü, gözleri kapanıyor, vücudu ağırlaşıyordu. “Eve gitmeliyim, çocuklarım….” derken kendinden geçti, sağ yanına doğru hafifçe yıkılıp öylece sızdı kaldı.

***

Cemil dayı hafifçe öksürüp boğazını temizledi. Gözlerini dizlerinin üzerindeki yağ lekesinden ayırmadan merakla kendisine bakıp, konuşmasını bekleyen Hasbi enişteye doğru seslendi. “Efendim sebebi ziyaretimizi az çok biliyorsunuz. Bizim eksik etekler sizinkilerle görüşmüşler. Eh bize de gelip işi bağlamak düştü. Allah’ın Emri Peygamberin Kavliyle kızınızı, benim aklı evvele isteriz. Ne dersiniz.” Hasbi emmi hep beğenmişti zaten Cemil dayıyı. Denk geldiği her yerde hatırını sormuş, onun olmadığı yerlerde ismi geçince de sitayişle bahsetmekten geri durmamıştı.

Cemil dayı mahcup edasıyla, çarşı girişindeki belediye otobüsü durağına sırtını vermiş olan küçük kulubesinde, artık umut kesilmiş olan ayakkabılara hayat vererek, onları yeniden sahibine kazandırarak ekmeğini kazanıyordu. Herkes “Kelikçi Cemil” diye tanırdı onu. İki oğlunun birini trafik kazasında kaybetmiş, bütün ihtimamını küçük oğluna vermişti. Okutmuş, doktor etmişti oğlunu. Bu sene Konya’da tıp fakütesini bitirmiş, tayinini almış, mecburi hizmet için doğuya gitmek üzere hazırlanırken anasının israrı ile Hasbi eniştenin kızı Zarifeyi görmüş ve kabullenmişti. Aslında zoraki kabullenme de diyebilirdi Hasbi enişte. Cevap vermeden önce şöyle bir düşündü Hasbi enişte. “Eh bakalım Kelikçi Cemil, nasipte dünür olmak da varmış, hayırlısı Allah’tan İnşaallah iyi olur.” Düşünceleri ağzından kelimeler halinde dökülmeye başladı. “Efendim inşaallah hayırlısı ise olur. Hele sen sıkma canını.” Dışarıya seslendi. “Kıız Zarife, gayfelerimiz nerde kaldı.” Yeleğinin cebinden tabakasını çıkarıp misafirler gelmeden özenle sarıp hazırladığı iki sarma sigaranın birini Kelikçi Cemile uzattı. “Yak hele bakalım Cemil can, yarın ola hayrola…”

***

Evin içinde hırsla gelip giden Ahmet bey kaçıncı olduğunu hatırlamadan yaktığı sigarayı yarılamadan, yarım sigaralarla doldurduğu tablaya bastı. Büyük bir hırıltıyla göğsünden yükselen öksürüğü bastırarak nefes almaya çalıştı. Tedirgin ve korku içinde pencerenin yanındaki koltukta oturan karısına baktı. Sinirle tısladı dişlerinin arasından “Allah senin canını alsın emi kadın. Ne diyem sana. Hep senin yüzünden bu kızın şımarıklığı. Ulan gecenin yarısı oldu hala gelmedi be. Bu yaşta genç bir kız bu saatte nerede kalır, nereye gider?” durdu bir müddet. Kendi sorduğu soruya yine kendisi cevap verdi. “Nereye gidecek ulan, ya diskoya, ya bara, yada orospuluğa…” Kadın utancından kızardı. Kısık bir sesle “Bey nasıl söz o öyle.” Ahmet bey daha büyük bir sinirle kükredi. “Sus edepsiz karı. Sus adamın cinlerini tepesine büsbütün çıkarma. Ulan bu saatte nerede kalır bu kız hayvan herif…” Ahmet beyin sözü yarım kaldı ağzında, kapının zili çaldı. Koşturdu kapıya, kapıyı açmasıyla kızının içeriye yığılması bir oldu babasının üzerine. Sarhoş kızını kapının eşiğinde üzerine yığılmış bir vaziyette bulan Ahmet bey büsbütün hiddetlendi. Sesi apartman boşluğunda çınlıyordu. “Ulan kahpenin dölü, nerde kaldın bu saate kadar. Öldürecem ulan seni, kesecem, namusumu iki paralık ettin sen benim…” Anne atılmıştı bu sırada araya girip kızını aldı Ahmet Beyin elinden. Ahmet bey kızını savururken salona doğru suratına da okkalı iki tokat aşketti. Hızla yatak odasına doğru yürüdü, yatağın hemen yanındaki komidinin alt çekmecesinde bulundurduğu beylik tabancasını alıp tekrar hızla salona girdi. İki el silah sesi gecenin karanlığında çınladı. Apartmanın bütün ışıkları yandı, telaşlı ayak sesleri apartman boşluğunu doldurduğu zaman, dışarıdan da polis sirenleri duyulmaya başlamıştı.

***

Devlet hastahanesi doğum servisinin önünde adımlayanlardan biride Kerim’di. İçerden çıkan her  hemşire ile yeniden canlanıyor, umut dolu gözlerle hemşireye bakıyor, hemşireler ise onun umutlu ve ışıldayan yüzüne inat asık ve abus bir çehre ile yanından uzaklaşıp gidiyorlardı telaşla.

Sigara içmek istiyor ama kapının önünden ayrılırsa sanki hanımı doğumda daha çok zorlanacakmış, onu yalnız bırakacakmış gibi bir his kaplıyor içini, yumruklarını sıkıyor, avuçlarını avuyor, yeniden adımlamaya başlıyordu.

Nihayet orta yaşlı kısa boylu makyajlı bir hemşire kapıda göründü. Yine abus çehreliydi. “Bu hemşirelerin hepsi böyle asık suratlımı olur” diye düşündü. “Kerim Aydın” diye seslendi kalın bir sesle hemşire. Hemşirenin sesine inat, kısık ve heyecanlı bir sesle cevap verdi atılarak Kerim, “Benim.” Kadın, artık bu tür haberleri vermekten gına gelmiş bir şekilde mutat bir ses tonu  ve rahatlığıyla “Bir oğlunuz oldu, gözünüz aydın.” Deyip bekledi Kerim’in önünde. Kerim’in gözleri ışıldadı. “Çok şükür diye geçirdi içinden, “Çok şükür.” Utanarak, yüzü kızarmış bir şekilde sordu” Ya annesi” “Annesi de iyi, annesi de” diye sinirle seslendi Kerimin gözlerinin içine bakarak hemşire, sanki bir şeyler bekliyordu. Kerimde garip bir şekilde hemşirenin yüzüne bakmaya devam edince hemşire dayanamadı “Eeee hadi kardeşim işimiz var, vereceksen ver bahşişimizi…” diye atılınca Kerim bey elini cebine attı, “Eyvah,” diye geçirdi içinden. Cebinde sadece bir beş milyonu vardı ve onu da gelirken taksiye vermişti. “Valla bacı para yok…” diyemedi. Daha beter mahcup bir eda ile yüzünü yere eğdi… Hemşire kerimin beş kuruş parasının olmadığını anlayınca sinirle başını sağa sola sallayıp çıktığı kapıdan girdi içeriye.

İçeriden yeni doğan bebeğin çığlıkları geliyordu.

***

Aynı gece saat 03.00. Yer derin homurtularla yerinden ığranmaya başlamıştı. Yer kabuğunun altından korkunç gürültüler geliyor ve derin uğultulara korku ile sağa sola kaçışan sokak köpeklerinin havlamaları, horozların ötüşü, gece karanlığında kuşların çığlıkları karışıyordu.

Sanki tabiat titriyordu. Birden yer kabuğunun derinliklerinden gelen homurtular büyük bir patlamayla yeryüzüne saldı bütün nefesini. Herşey birkaç saniye içinde olup bitmiş, binalar, evler, arabalar, yollar herşey birbirine girmişti.

İnsanlar sokaktaydı, insanlar evlerin altında, insanlar korku dolu bakışlarla “ne oluyor, ne oluyor?” diye sağa ve sola kaçışıyorlardı.

Doğumevide bu karmaşadan nasibini almıştı. Kerim üzerine çöken ağırlığın altında ezilmiş, sessiz öylece yatıyordu molozların altında. Gözleri alabildiğine açılmış, kulaklarında henüz yüzünü görmediği bebeğinin çığlıkları…

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir