Bir Câmii’de Bir Düğün, Bir Cenâze

Bir Câmii’de Bir Düğün, Bir Cenâze

Eylül ayında çok sevdiğim bir kardeşimin düğününe davet edilmiş idik. Düğün, Eskişehir’de çok bilinen bir câmiînin altında yemek salonu olarak kullanılan yahut düğün cemiyetlerinin yapıldığı bir yerde yapılıyordu.

İki bölme hâlinde, birinde hanım misafirler, birinde de bey misafirler şeklinde planlanmış. Lâkin beylere ayrılan bölüm sadece yemek yemeklik olduğu ve dar olduğu için biz beyler dışarıda durmayı yeğlemiştik.

İkindiye az bir zaman kala, dışarıda beklerken câminin avlusunda bulunan musalla taşına bir cenaze kondu. Düğüne gelenlerin hepsi musalla taşındaki meyyite bakıyor ve homurdanıyordu:
“Düğünün olduğu belli, cenazeyi götürecek başka câmiî yok mu?” diye… Lâkin beyhude… Cenazeyi o câmiiye getirene değil; câmiiye getirten Kudret-i Teâlâ’ya bakmak gerekti. Aklıma hemen Rasûller Şâhı (sav)’nın hadis-i şerifi gelmişti:

“Ağızlarınızın tadın bozan ölümü sıkça hatırlayınız” Beni bir coşkunluk almış idi, bir cezbe hâli kaplamış idi.

Yeni evlenmiş, ölümü daha az hatırlar olmuştum. Ama düğün merasimine karışan cenâze merasimi ölümü tokat gibi çarpmıştı yüzüme. Aslına bakarsak; ölüm ne cenâze sahiplerine ne de düğün davetlilerine gelmiş idi. Ölüm büsbütün bana gelmiş idi. Kendi ölümümü düşünmüş idim o kısacık ânda…

Bir durağanlaşmış idim, bir durgunlaşmış idim. Aslında daha evvelki yazılarımda ölümü sıkça yazmış, ölüm üzerine sıkça düşünmüş ve konuşmuş idim. Hatta sonu gelmemiş, ölüm konulu bir de öykü denemem vardı. Lâkin evliliğin vermiş olduğu sürûr, düğünün vermiş olduğu sevinç; ölümden gâfil bırakmıştı beni. Evet, ölüm işte benden 3 adım ötede bir taşın üzerinde duruyor idi.

Ölüm bize ne yakındı, yakın bize ne kadar ölümdü halbuki… Bu düşüncelerden, arkadaşımın sözleri uzaklaştırdı:
“Şimdi sırası mıydı bu cenazenin? Adamın düğünü var, başka câmiî mi yoktu?”

Şöyle cevap vermiş idim:

“Öyle düşünmemek lâzım! Hayat… Bir yanı doğum, bir yanı ölüm… Bir yanı sürûr, bir yanı hüzün… Bir gün biz öldüğümüzde birilerinin de düğünü olacak… Allah ömür ve izin verir ise bizim çocuklarımız doğduğunda birilerinin de anneleri, babaları ölecek. Tıpkı şimdi olduğu gibi… Biz düğünümüzü yapıyoruz, birileri de annesini, babasını ebediyete uğurlayacak az sonra…”

Evet, tam da böyleydi işte. Hayat; doğumla ölüm arasıydı sadece.

Daha sonra ikindi namazı için câmiiye girmiş idik. Namaz sonunda müezzin efendi îlan etmiş idi:
“Düğün sahipleri, düğün davetlileri ve cemaâtimiz; aşağıda bir de cenâze var…

Lütfen cenâze namazına iştirâk edelim”
Düğüne ölüm karışması ne kadar da korkutmuş idi bizi, ne kadar da soğutmuş idi… Halbûkî aşığa, âbide, ârife ikisi de düğün idi ya; biz öyle olamıyor idik işte… Ancak cenâze namazı kılındıktan sonra düğün başlamış idi…
Belki rastlamışsınızdır sosyal medyada; Balıkesir’de bir yolda bir ambulans, bir cenaze arabası, bir de düğün sanatçısına aît araba vardı. Hayatı özetleyen bir görseldi…

“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm. Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” sözlerinin sırrı ile hem-hâl olmak duâsı ile hoşça kalın…

Beğen  
Önceki Yazı
Sonraki Yazı
Yazar

1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir