Bay MÖ

Bay MÖ

Genç doktor, ağrı kesicilerin insafına bıraktığı hastaların biraz olsun uyuyabildiği, gecenin en sessiz saatlerine doğru nihayet çekilebilmişti odasına. Ayaklarını uzatmaya niyetlendiği sırada, kapının usulca çalındığını duydu. Derhal toparlandı, ayaklandı ve kilidi açtı. Ufak tefek bir adam duruyordu karşısında. Yarısı gölgede kaybolmuş yüzünden adamın gayet mahcup olduğu anlaşılıyordu. Hasta bakıcılardan biriydi bu. Kısık bir sesle, mırıldanır gibi konuşuyordu.

“… Doktor Hanım, 302’de az önce bir zarf buldum ama… Neymiş, ne değilmiş ben de bilemedim. Açmadan getirdim size.”

Adam bunu söyledikten sonra elindeki zarfı doktora uzattı ve özür dileyerek hızla gözden kayboldu. Genç doktor ne diyeceğini bilemedi. Kapıyı kapadı, tekrar kanepeye döndü. Üzerinde herhangi bir isim bulunmayan zarfı açtı. Ardından gayet muntazam bir el yazısıyla yazılmış satırları okumaya başladı.

“Bay Mö,
Yirmi sene öncesine ait bir mektup bu. Hiç yazılmamalı ve belki de hiç okunmamalı aslında. Anlatmak benim için hayli zor olacak çünkü. Size nasıl hitap etmeli, henüz bunu bile çözebilmiş değilim. O yüzden size “Bay Mö” deyip geçeceğim sadece.

Aslında kaç sefer niyetlendim bunları yazmaya; ama her defasında vazgeçtim. Her defasında, bir şekilde kapattığım bu eski defteri açmaktan korkup kaçtım. İnsanoğlunun en eski alışkanlıklarından biri de bu sanırım. Korktuğu şeylerin üzerini kapayıp uzaklaşmak… Ama hayatın matematiği böyle çalışmıyor maalesef. Unutmaya çalışsanız da bazı şeyler daha derinlerde yaşamaya, kök salmaya devam ediyor. Günü gelince de tıpkı patlayan bir lağım gibi bütün pisliğini ortaya döküyor yaşananlar.

Sizinle meselemiz hayli eski vakitlere dayanmakta Bay Mö. Hani memlekette ikinci sınıf vatandaş olmanın pek de zor olmadığı vakitlere… O senelerde, hatırlar mısınız bilmem, bazı ailelerin değişmez bazı kuralları olurdu. Çoğu, çocuklarını okula yollarken işi sıkı tutar, adam olsunlar diye hocalarına sıkı sıkı tembih ederlerdi. Ben de bu sebeple tanımıştım sizi. İlkokuldan hemen sonra, ilk senemde ellerinize teslim edilmiştim.

“Elleriniz” deyince gülmek geliyor insanın içinden!
Bay Mö, hatırlar mısınız acaba?

Ben on iki yaşlarında bir çocuktum o vakitler. Siz de henüz şimdiki gibi kelli felli bir profesör olmamış, henüz Tv’lerde boy göstermemiş, şimdiki şöhretinize ulaşamamıştınız. Malum ortaokulda derslere giriyordunuz.

Biliyor musunuz, çok garip bir öğretim yönteminiz vardı. Yetinemiyordunuz! O dönemlerde okullarda hiç de yadırganmayan şiddetin dozu, size yetmiyordu mesela. Tekmelerin, tokatların, hakaretlerin, aşağılamaların ve daha neler nelerin yetmediği karmaşık bir dünyanız vardı. Hepsinin doyasıya tadıldığı, asırlara bedel nice “kırk dakika”lar yaşatıyordunuz bize. Bu kadarını nasıl becerebiliyordunuz, açıkçası bilmiyorum.

Derse geldiğinizde önümüzde kitaplarımız açılmış olurdu genelde. Biri sesli okur, diğerleri de onu takip etmeye çalışırdı. Okuyan bir yerde takılır ya da sırası gelen diğerleri kaldığı yerden devam edemezse vay hâline! İşte o vakit gayet “maharetli” elleriniz, avuçlarınıza sığabilecek yüzlerimize iner; yeni yetme kulaklarımıza derin çınlamalar hediye ederdi.

Yemiyordu tabii…

Aldığımız notlar falan yetmiyordu size. Eksik taraflarımızı tamamlamaksa yine aynı şekilde ellerinize ve hatta ayaklarınıza düşüyordu.

Hiç unutmam!

Bir defasında -her ne boktan sebep ben de bilmiyorum- kravatımla beni bir sınıfın kapısına bağlamış, sonra da karşıma geçip şöyle demiştiniz.
“Hayvan gibi buraya bağlanmak, sana yakıştı.”
Ne de utanmıştım o gün. Bunca şiddetin arasında insanı utandıracak bir yol bulabilmek, büyük bir yetenek sayılmalı aslında! Şimdi ise utanmıyorum nedense. Sanırım zaman, utanılan şeylerin ve utanan kişilerin yerini değiştirebiliyor.

Şöyle derdiniz hep,
“İleride bunları yaptığım için bana teşekkür edeceksiniz.”
Haklıymışsınız(!)
Teşekkürler Bay Mö!

Artık ilerideyiz. Ve gerçekten çok şey öğrendim sizden. İnsanların insanlarda ne kadar derin yaralar açabildiğini sizden öğrendim mesela. Büyük olmanın, güçlü olmanın, makam mevki sahibi olmanın ve isminin önünde herhangi bir unvana sahip olmanın insan olmakla hiç alakası olmadığını, ilk sizden öğrendim. On ikisinde okuldan kaçmak, eve gidemeyip aç karnına sokaklarda dolaşmak neymiş, sizden öğrendim. Çocukların yalnız bedenen değil ruhen de ırzına geçilebileceğini sizden öğrendim. Kısacası sizin gibi olmamayı sizden öğrendim ben. O yüzden çok çok teşekkürler.

Şimdi aynı yaşta bir çocuğa bakınca istemesem de ara ara aklıma siz geliyorsunuz. Cevabın bulamadığım sorularla bakıyorum çocukların yüzüne. “Nasıl?” diyorum, “Neden?” diyorum… Ama bir türlü cevap bulamıyorum. Neyimizden bu kadar nefret etmiştiniz, söyler misiniz? Ben de bakıyorum ve göremiyorum hiçbirinin yüzünde bunu.

“Okumaz” demiştiniz benim için. Okudum. Hatta yazıyorum bile. Romanlar, şiirler, hikâyeler… Hemen hepsinde, illa bir çocuk oluyor nedense! Suçları, günahları falan da olmuyor hiçbirinin. Adı üstünde, çocuk bu ne de olsa…
Yalnız siz değildiniz elbette. Okul duvarları arasına nefret sığdıran sizin gibi nicelerini gördük biz; ama siz, hepsinden bir iki gömlek üstündünüz. Bir mengene misali köşelerde sıkıştırdınız bizi. Gıkımız çıkmadı, çıkamadı. Şimdi o derin(!) ilminize sığınarak birkaç soru sormak istiyorum size.
“Okulumuzdan ayrılıp üniversitede hocalık yapmaya başladığınızda aynı yöntemleri üniversite öğrencilerine uygulayabildiniz mi?”

“Senelerce ders kitaplarına baktığımda gelen o kusma hissine, mide kramplarına sebep olmanız, eğitim anlayışınızın bir parçası mıydı?
“Biz okulu bitirdikten sonra bir çocuk büyüttünüz. Ona bakarken sebepsiz, hiç bilmediğiniz, içinizi yumuşatan bir hisse kapıldınız mı?
(Evet ise bu sizin için çok sevindirici. “MERHAMET” nedir, artık biraz olsun biliyorsunuz.)

Senelerce sizden nefret ettiğimi, bir gün yakanıza yapışacağımı falan sandım. Fakat istemiyorum bunu. Ne bu dünyada ne de mahşerde… Çekeceğiniz zerre kadar sıkıntının, bende merhametten başka bir karşılığı yok.
İtiraf etmeliyim ki hastalığınızı duyduğum günden beri iyi olmanız için dua ediyorum. Affetmek falan değil bu. Bunun için asla zorlamıyorum kendimi. Sanki yok hükmündesiniz benim için. Muhatabınız ben değilim sanki.
Muhatabınız, on iki yaşında bir çocuk olabilir ancak!
Dilerim sağlığınıza kavuşur ve bu dünyadan iflah olmuş bir ruhla ayrılırsınız.
Bu arada yeni isminizi seneler önceki zevklerinize uygun seçmeye çalıştım. Umarım “yakıştığını” düşünürsünüz.
Görüşmemek üzere Bay Mö.
Bir daha, asla! “

Genç doktor bir solukta okudu mektubu. Kime yazıldığını adı gibi biliyordu. Ne de olsa Allah’ın her günü, kanser hastası bir profesör çıkıp gelmiyordu hastaneye. Dahası hastanın birkaç gün önce taburcu olduğu odanın numarasının 302 olduğuna emindi. İstese kolayca ona ulaşabilir, mektubu verebilirdi. Fakat devam eden tedavide, sonucunu bilmediği bir ilacı kullanmaya benzerdi bunu yapmak. O yüzden hemen vazgeçti bu fikirden. Onun yerine mektubu bırakan yazarın kim olduğunu bulmaya niyetlendi. Eline telefonunu aldı. Hemen bir internet sayfası açtı. Ne yazacağını, neyi arayacağını bilemedi önce. Ardından belki bir dergide falan yayınlanmıştır diye düşündü ve şöyle yazdı telefona:
“BAY MÖ”

 

Beğen  
Yazar

1985 yılında Giresun Bulancak'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini çeşitli okullarda tamamladı. Lise öğrenimini Giresun Anadolu Öğretmen Lisesi'nde sürdürdü. 2007 yılında Gazi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2014 yılında Gençlik Spor Bakanlığı Genç Kalemler Hikâye Yarışması'nda "La Edri" adlı hikayesiyle ödül aldı. 2017 yılında yayımlanan "Evvel Zaman İhtilali" adlı romanıyla Mostar Tarihi Roman Yarışması ikincilik ödülünü kazandı. Çeşitli alanlardaki yazı çalışmalarına devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir