Pazar, Ağustos 18, 2019
Dilhâne > Yazılar > Ayasofya, Ayasofya! Seni Çırılçıplak Soyan Kim?

Ayasofya, Ayasofya! Seni Çırılçıplak Soyan Kim?

Hepimizin mâlûmu; 15 Mart sabahına 50 Müslüman’ın acısıyla uyandık. Asırlardır dünyaya kan kusturan, kadın-çocuk demeden insanları türlü işkencelerle katleden Hristiyan terörizmi o gün Yeni Zelanda’da kendini göstererek 50 Müslümanı katletti… Bu yazıyı yazmamın elbette birinci sebebi bu katliamı tel’in ama asıl maksadım o katilin manifestosunda yer alan, bizim ülkemizin sınırları içinde olmasına rağmen; sanki bizim değilmiş gibi sahipsiz duran Ayasofya’dır.

Mevzuû Ayasofya olunca; yazacak çok şey var iken ben nereden başlayacağımı bilemem. Eh; bu da benim tecrübesizliğimden. Ayasofya dendiği zaman birçok hissi yaşar kalbim. Meselâ Fâtih’in feth-i Konstantiniyye’si gelir, gözümün önüne… “Bizim gücümüzün ulaştığı yere; sizin hayâlleriniz bile ulaşamaz” diyen ecdâdımın İstanbul’a girerken tasvîr edildiği bir çizim var ya; o gelir gözümün önüne hep… Batı’nın, putperest Hristiyanların yok oluşu gelir. Cesâreti gelir Türk’ün, azmi gelir… Allah’ına, peygamberine, dînine sadâkâti; cihada, şehâdete susamışlığı gelir yâdıma… Sonra hani bir rû’yâ görürüz, uyanırız ama “keşke uyanmasa idim” deriz ya; işte öyle. Kutlu bir rû’yâdan uyanmış gibi olurum sonra… Ayasofya Câmiî, Ayasofya müzesi olmuş… Ayakkabıları ile girilen bir taş, toprak yığını olmuş… 29 Mayıs 1453’te başlayan Ayasofya rû’yası, 24 Kasım 1935’te bitti… 84 yıldır ‘müze’ denilen bir illetle yaşıyoruz… Ayasofya’ya girme bedelimiz 60 tl. Uğruna binlerce canın verildiği fethin sembolü Ayasofya’ya 60 tl vererek, ayakkabılarla giriyoruz. Sanki bir tarihi, bir mefkûreyi, bir devri, bir saltanatı çiğner; onların üstünde tepinir gibi giriyoruz. Polisten kaçarak 2 re’kat namaz kılmaya kalksak hemen polis ordusu başımıza geliyor… Ama dans, bale yapılınca serbest!

Hayır! Koskoca Ayasofya’ya girme bedeli 60 tl değil; ihlâslı bir abdest olmalı… Ayakkabılarımızın pisliği ile değil; ayakkabılarımızı çıkararak, hatta ve hatta pis ayakkabılarımızla giremediğimiz gibi günâhlarımızı, hata ve kusurlarımızı, sû-i zânn ve nefsimizin türlü habâsetlerini de ayakkabıların altına koyup da girmek olmalı Ayasofya’ya girme bedeli… Sonra aldığımız abdestin üzerine bir de gözyaşlarımız ile aldığımız abdest eklenmeli abdestimize…

Ayasofya! Batı’nın hiç silinmemiş, kabuk tutmamış, kurumamış kînli yarasısın sen! Haçlı’nın hâinliğinin temsîlisin sen! Haçlı’nın hıncı, hırsısın sen! Konstantinlerin, Herakliyusların kuyruk acısısın sen… Son olarak 15 Mart’ta Yeni Zelanda’daki menfûr saldırıda o terörist Hristiyan’ın 70 küsûr sayfalık manifestosunda gördünüz: “Ayasofya’yı minarelerinden kurtaracağız. Tekrar kiliseye çevireceğiz” diyor… Biz Ayasofya’yı resmî olarak müzeye çevirdik ve çekildik. Ama bakıyoruz Hristiyan katiller, Ayasofya için bizi tehdit ediyor. Kendi ülkesindekileri ‘Müslüman’ diye, ‘göçmen’ diye öldürüyorlar. Bu hayvana ve bu hayvanın yularını elinde tutanlara: “Alın size Ayasofya!” deyip, Ayasofya’yı ibâdete açmak, en güzel cevap olacaktır. Hatırlar mısınız bilmem; 4 yıl önce Rus Komünist Partisi milletvekili, haddini aşmış ve “Ayasofya’nın Ortodoks Kilisesi’ne teslim edilmesi için Türkiye’den dostça bir adım bekliyoruz. Rusya, maddi olarak katılımda bulunmaya ve tüm kiliselerin kabul ettiği Hıristiyan anıtın restorasyonu konusunda en iyi bilim adamlarını görevlendirmeye hazırdır.” demişti. Bunu, Rusya ile yaşanan ‘uçak düşürme’ krizine yönelik olarak: “Ayasofya’yı Ortodoks Kilisesi olarak bize teslim edin; biz de sizin bu cür’etinizi bağışlayalım” demeye getirmişti. Bu hadsizleri kuru kuru kınayarak, lanetleyerek çok vakit kaybettik artık okkalı bir şamar giydirmeliyiz suratlarına ve bu “Ayasofya’yı açarak olur” diyorum. Ey Ayasofya! Fâtih Sultan Mehmedinsin sen! Fâtih Sultan Mehmed’in ümidi, hayâli, zaferi, ufkusun; hânedân-ı âl-i Osmân’ın vakfısın! Müslümanın gücü, üstünlüğüsün. Bu vatanın asla nâ-mahrem eli değmeyecek mâ’bedinin göğsüsün sen!

Ayasofya, câmiî hüviyeti kaldırılıp; müzeye çevrildiği yetmez imiş gibi Allah (cc), Muhammed (sav), Ebû Bekîr, Ömer, Osman, Alî, Hasan, Hüseyin (ra) ism-i şerîfleri de sanki nâ-mühim bir nesnenin isimleri gibi yerlere indirilmiş, atılmış, hurda niyetine satılmaya kalkılmış! İnsan gerçekten hayret ediyor; İslâm’dan, Müslüman Türk’ten bu kadar ne istendi de Allah’ın ismi, peygamberinin ismi, 4 sâdık yârin, ehl-i beytin isimleri yerlere atıldı acaba?!

Merhûm Osman Yüksel Serdengeçti Ayasofya Şiiri’nde:

“(…) Hani nerede?

Gönüllerden kubbelere,

Kubbelerden gönüllere

Gürül gürül akan Kur’an sesleri?…

Kur’an sesleri dindirilmiş,

Müslümanlar sindirilmiş!…

Allah-Muhammed-Hülafa-i raşidinin

İsimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!…” diyor…

Evet, Ayasofya bizce böyledir. İslâm’ın nuru, Türklük’ün gururu… Fâtih’in şerefi, cesâreti, gücü, azmi… Bizden ale’l-âde bir yapıyı değil; hayat damarlarımızdan birini aldılar… Hilâfet, ezân ve Ayasofya… Vücûtta baş ne ise; Türkün yaşadığı Müslüman coğrafyasında mesâbeleri odur. Anadolu’da yaşayıp da “Rabbim Allah’tır” diyen herkesin gönül coğrafyasında da Ayasofya budur… Hiçbir zaman dinden uzak bir millet olmadık, olamayız, olmayacağız. Her zaman din düşmanlarının karşısında biz vardık… 566 yıl evvel, Konstantinlerin karşısında bir Ulubatlı gibi durduk. 100 yıl önce -1.Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı- de durduk… 3 yıl -15 Temmuz- evvel de durduk…

Benim ümidim kavîdir ki; Ayasofya açılacaktır. Açılacak ve ayakkabılarımızı çıkararak, takkemizi takıp sarığımızı sararak hamd gözyaşları ile gireceğiz Ayasofya’ya bi iznillah!

“(…) Allah-Muhammed-Hülafa-i raşidinin

İsimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!…

Fethin, Fatih’in mabedinden kitabmübini, bu ulu dini kaldıran kim?

Dinimize, imanımıza saldıran kim?

Mabedimin göğsüne uzanan namahrem eli, kimin elidir?!…

Söyle Ayasofya, söyle!

Seni puthâne yapan hangi delidir?!…

Elleri kurusun, dilleri kurusun!

Ayasofya! Ayasofya! Seni bu hâle koyan kim?

Seni çırılçıplak soyan kim?!…

Ayasofya!

Ey muhteşem mâbed; gel etme!

Bizi terk etme!…

Bizler, Fatih’in torunları, yakında putları devirip, yine seni camiye çevireceğiz. (…)”

Tahir Ceyhun Yıldız
1993 yılının soğuk 1 aralık gününde Eskişehir'de doğdum. Liseyi Eskişehir Anadolu İmam-Hatip Lisesi'nde tahsil ettim. Lisans eğitimimi Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürdürüyorum. Şiirlerim ve yazılarım Eskişehir'de yerel bir dergi olan Genç Birlik Dergisi'nde, Konya merkezli ve 5 sayı çıkarılabilmiş Sahhaf isimli matbû dergilerde yayınlandı. Yetkinliğe ilk adım olarak Sergâh Dergi'de yazmaya başladım. Daha sonra Halâskâr Dergi, Efendi Dergi, Şiâr Dergi ve Özlenen Rehber Dergisi'nde yazılarım yayınlandı. Türkülerin gücüne, kuvvetine inanıyor; ilhâmı türkülerden alıyorum. Kitapların varlıklarına her ân ihtiyâç duyuyorum... Eskişehir'de faâliyet gösteren bir haber ajansında editörlük yapıyorum.
http://www.dilhane.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir