Perşembe, Eylül 19, 2019
Dilhâne > Yazılar > “Ayasafya’da İlk Cuma Namazı” Derken

“Ayasafya’da İlk Cuma Namazı” Derken

Bir mesele var, asırları aşan, yüreklerde yer edip oraya kazınan. Bir zamanlar deva iken derde dönen; o zamanların vuslatı iken şimdilerin hasreti olan; İstanbul’un ilacı olmuş iken en büyük yarasına dönen bir mesele bu.

Asırlar öncesinden başlayıp bugüne gelen büyük bir mesele, Ayasofya. Bazı meseleler can sıkar, yürek yakar, mecal bırakmaz insanda. İşte öyledir bizim Ayasofya ile olan meselemiz.

Canımızı yakan, ruhumuzu daraltan Ayasofya! Hep böyle değildin sen. Zaman geldi canımıza can, yolumuza yoldaş, yüreğimize sevda, zayıflığımıza kuvvet, korkaklığımıza cesaret, ümitsizliğimize umut, sevdamıza vuslat oldun. Mesele şu ki, sen ne oldunsa bize, nihayetinde derdimiz oldun; yolumuzun, sevdamızın, yüreğimizin, canımızın derdi oldun. Bir tek bizim değil, şu koca şehrin, İstanbul’un derdi oldun.

İstanbul! Ayasofya’yı taşıyan şehir… Derdimizin ortağı, Fatih’in emaneti İstanbul. Biliyorum ki Ayasofya’nın derdi taşıyor senden. Kırmızı tuğlaların sessiz ağıtını dinliyorsun, bir zamanların huzur veren aheste bestesini dinlediğin gibi. Ve o ağıtlar yankılanıyor her bir köşende, kimine göre sessizce, kimine göre haykıra haykıra. Oysa bir zamanlar, her yerinde huzur haykırılıyordu. Tarihinde nice olayları yaşadı Ayasofya. İki kere yıkılıp üç kez inşa edildi.

İlk olarak 360 yılında Büyük Kilise anlamındaki “Megale Ekklesia” adıyla İmparator Konstantios tarafından yaptırılmış ve uzun seneler imparatorların taç giyme merasimlerine ev sahipliği yapmış. Günümüz Ayasofya’sının 537’de İmparator Justinianos tarafından yaptırılmasına kadar, önce yapılanlar çeşitli olaylarda yıkılarak harap edilmiş. Ve en sonunda yapımı tamamlanan Ayasofya, Justinianos’un“Ey Süleyman seni geçtim” nidalarına şahitlik etmiş. Şahitliğin çok fazla şeye oldu Ayasofya! Hangi şahitliğin memnun etti seni bilmem ama bizler senin Sultan Mehmed’e olan şahitliğinden çok memnun kaldık.

Justinianos’un nidasından 916 yıl sonra şahit olduğun o şey, o yıl, o gün… Sultan II. Mehmed’in Fatih olacağı o yıl, senin de kaderin değişecekti; İstanbul’un kaderinin değiştiği gibi. 1453 yılında İstanbul Osmanlı’ya başkent, sen -Ayasofya- ümmete cami olacaktın.

1453 yılında Ayasofya “Büyük Fetih Cami” oldu. Çünkü şehrin fatihi Sultan Mehmed, fetih gerçekleşir gerçekleşmez bu muhteşem mabedin camiye dönüştürülmesini istiyordu. Gayesi şehirdeki ilk Cuma namazını burada kılmaktı. Fethin gerçekleştiği 29 Mayıs Salı günü emir vererek, Ayasofya’nın Cuma gününe kadar camiye çevrilmesini istedi. Hükümdarın fetihten sonraki ilk Cuma namazını burada kılmayı arzu ettiğini gören vazifeliler, padişah oradan ayrılıp otağına döner dönmez derhal çalışmalara başladılar. Hristiyanlığa ait kutsal eşyaları dışarı çıkarıp, Müslümanların ibadet edebilmeleri için gerekli olan mihrap, minber gibi şeyleri üç gün içerisinde hazırlayıp tamamladılar.

Nihayet 1 Haziran 1453 günü maiyetiyle beraber Ayasofya’ya gelen Fatih, fetihten sonraki ilk Cuma namazını burada kıldı. Ayrıca Akşemseddin Hz.’nin hutbeyi okumasıyla Ayasofya Cami, bugünde ibadete açılmış oldu.

Peygamber-i bir övgüye nail olan Cihan Sultanı, fethin manevi sembolü olan Ayasofya’yı, kıyamete kadar cami olması şartıyla Allah yolunda vakfederek, orada hazır bulunan Müslüman gazilere şu sözleri söyledi: “Benim bu mabedim, dünya durdukça cami olarak kalacaktır. Her kim benim bu mabedimi camilikten çıkarıp başka bir şeye çevirirse; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun! Onlar hiç hafiflemeyen bir azabın içinde kalsınlar. Öyle ki, yüzlerine bakan ve kendilerine şefaat eden hiç kimse bulunmasın.”

İşte böyle şeylere de şahitlik etti Ayasofya. Ayasofya’nın bu şahitlikleriyle meselemiz, Ayasofya’nın taşına değdirdiğimiz secdelerimizdi; devasıydı, huzuruydu, vuslatıydı… vesselam. Zaman geçti lakin. Geçtikçe de şahitlikleri değişti Ayasofya’nın.

Haliyle meselemiz de değişti. Nice başlar secdeye gitti Ayasofya’da. Bizim başımızın kaç secde alacağı var Ayasofya’dan, oldu mesele; dert, yara, hasret oldu.

Ayasofya’da ilk Cuma namazı derken, teker teker kelimelere ayrıldı cümle. Her bir kelime mana âlemlerinde yolculuğa çıkardı adeta. Ayasofya, muhteşem bir ulu mabet, fethin sembolü, Fatihin emaneti… İlk, hangi ilkleri hatrına getirmeli insan? Zaman içindeki zamansızlığın ilkleri saymakla biter mi hiç. Cuma, her bir anında bambaşka muştularıyla inanana bayram olan bir gün. Ve namaz, dinin direği, miracın hediyesi…

Fatih Sultan Mehmed, ne güzel ve anlamlı bir cümlenin içinde geçiyor. Her biri başka bir hediye sanki. Ona ve bizlere hediye. Her bir kelimenin de diğerine hediye edilmiş olması gibi.

Hamide Akkaya
1992 İstanbul doğumluyum. Doğduğum ve yaşadığım bu şehre sevdalıyım. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünü hayatımda, fikir ve ilim dünyamda en güzel etkileri olan Sakarya'da okudum. Söylediğim ya da söyleyemediğim her şeyi yazılara dökme fikri de Sakarya'da ortaya çıktı. 2015'ten beri yazma serüveninde yol alıyorum naçizane. Yazarak yaşayanlardan, hislerini kağıtlara dökerek nefes alanlardan, sessizliğini satır aralarında bozan, haykırışını harflerde yatıştıranlardanım. Kısacası hayatını yazdığı yerden başlatanlardanım...
http://www.dilhane.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir