Dilhâne > Osman Deniz

Hüznü Saklayan Neşe

Uzak gecelerin hüznü çöker her sabah güne. Gecenin ruhunu içer şafakla güneş. Hüzün karışır mayasına. Hüznü saklayan neşe…   Hayatın derin gecesinden, ötelerin sonsuz aydınlığına uyanış olan ölümün, fani timsalidir güneş. Hayatın ilk ışığı, ilk şarkısı… Sabahları yeryüzünden koşarcasına kaçan, akşamları yeryüzünden koparcasına düşen...   Her sabah güneşin altın saçları dokunur tüm gözlere. Kınından

Daha Fazlası

Aşka Dair

Öyle bir gizli dert ki yok dilinden anlayan Gözlerim anlatıyor her damla yaş bir lisan Anlar ancak derdimi ehl-i dil bir sevgili Buldu şu gönlüm onu o hiç görmedi beni Çıkardım yüreğimi serdim onun önüne Göz ucuyla bir bakıp savurdu esen yele Gönlüm bir güldü soldu gönül bağım kurudu Bülbül neylesin artık güller dikene durdu Her kim ki

Daha Fazlası

Harlandı Zaman

Zamanın tik-tak ları Sokulurken içerime Akreple yelkovanın Sıkıştığı o yerde Yaşadım ben her şeyi Ölüler biriktirdi gözlerim Varlığınla yokluğun Arasında kurduğum Karınca izi bir yolda Külden sırat köprüsü Düştüm dizlerimin üstüne Ateşe sürüklendi yüreğim Ve bir sabah kalktığımda Rüyalarım vardı elimde Buz mavisi aynalarda gördüm Kan çiçekleri açtığını gözlerimde Bir tenhalık sardı bakışlarımı Yokluğundu bulduğum Ve harlandı zaman Kan sıcaklığında Yürek kokusu sindi göğsüme “Bir varmış bir yokmuş” oldu yıllar Biliyorum -söz

Daha Fazlası

Gözler ve Sözler

Gözlerinde karaya vurmuş bir gemi Gözlerin boşluk… Dalgalar sahile söyler Altın bir yay gibi doğarken ay Kaç ölü yatar Gözlerindeki mezarlıkta Aşılmaz sınırların Issızlığında Gözlerindeki mezar taşlarından Dökülen kelimelerdir Gönül dağarcığımdaki Seslenişler Can çekişen Dirilere mi işarettir O gözlerindeki Dipsiz ufuk Gözlerinde solduğum Kulaklarında Donduğum Gündür ölüm… Yorucu bir rüya, dünya Tunç yürekli heykellerin konuştuğu Karanlığın masalı Boşluğun sesi Küçük adımlarla ilerler saat Zaman yutarken anı Gözlerimden çözülüp kayar Bir avuç yıldız artığı Terk ettim yüreğimi O adresi olmayan

Daha Fazlası

Hangi Gerçek

Rüyalar yansırken bir bir günlerime Sessiz arzuların tatlı fısıltıları Ateşler yağar kalbimin zirvelerine Gözyaşları eritirken zamanı   Sönerken hayatın soluk kıvılcımları Gece çiçekleri kadar solgundur yüzüm Damarlarımda akan lav kırıntıları Fani varlığa en büyük ipucudur, ölüm   Büyülü gözlerde hangi gerçek Bir gün böcekler kemirirken oyuklarında Mahkûmdur solmaya her tomurcuk Alevin ışığındır, bağlanma yokluğa   Bir göz kaç bahar uyanır güneşe Aynalar alnına kaç çentik atar Hangi

Daha Fazlası

Geceye Övgü

Geceleyin gökyüzü, yıldızlarla işlenmiş bir manto gibi yüksek dağları sarıp sarmalıyor. Mehtabın ışığıyla yıkanan berrak gecelerde ay, cömertçe ışığını döküyor. Unutulmuş yıldızların ışığı, gecenin serptiği karanlık tozu silip süpürüyor. Binlerce yıldır hasat edilir, geceleri yıldızlar… Yıldızların fısıltısı geceyi nağmelerle örüyor, gözlere ulaşabilmek için yapraklarla mücadele ediyor, yaralı yürekleri gözlüyor. Ağaçlar, aralarında

Daha Fazlası

Sen Ey!

Sen ey! Bin bir hülyaya açık hayallerimin eşsiz sakini Karanlık gecelerimde parlayan akşam yıldızı Bağrımda esen sonbahar rüzgârı Gözlerimde yaz yağmuru Rüyalarımda görünüp görünüp kaybolan Şiirlerimde hayat bulan sevgili Aşkınla uyandı gönlüm geceye Sabahları gözlerimde ağlayan rüyalarımı göğsüme bastırıyorum, bağrımı deliyor… Sen ey! Engin gözlerinde boğulmuş bakışlarımın derinliğinde yaşayan peri Kadehimdeki buruk tat Baş döndüren gönül sarhoşluğum Kalbimde aşkının zevki sınırsız ızdırabı ise sonsuzdur... Kaç gözyaşı kopardın

Daha Fazlası

Şairin Yolculuğu

Ve şair çıkageldi çok uzaklardan Hayal ülkesinden, kelimeler pususundan Ruhun dili lisanlar arasından Büyüsünü yakalamak, sırrını damıtmak için Ki o sözlerin büyüsü, kuşları dilsiz bırakırdı Gökyüzüne atılan oklar gibi, sineleri yaralardı Sükûtu mukaddes bir emanet gibi taşımıştı yıllardır Düşüncelere daldığında dudaklarındaki sessizlik çelik gibi sertti Zambakları utandıran gözleri ıslak ıslak Susadıkça içmişti, ahengini kâinatın Göğe savrulan duman kadar esrik Ve şair

Daha Fazlası