Yazılar

Asalet

“Asıl azmaz bal kokmaz, kokarsa ayran kokar aslı süttendir” der büyükler.
Yaşadığımız çağda da, geçmiş çağlarda da parmakla gösterilecek kadar azdır asil insan. Çünkü Asalet bir Hak vergisidir. Sonradan kazanılan bir haslet değildir.
Herkesin kendine göre bir asalet anlayışı vardır. Kimi isminin sonuna “zade” eki konulunca asil olduğunu zanneder, kimisi elindeki maddi imkanlarının çokluğu ile asaleti yakaladığını veya asil olduğunu zanneder. Kimi de geldiği mevkide, oturduğu ve devamlı orada olacağını sandığı makamın kendisine sağladığı imkanlarla asil olduğunu zanneder.
Muazzam konaklarda dadılar, hizmetçiler elinde büyüyenlere, sultan, prens gibi unvanı olanlara, miktarını bilmediği paraların, hanların, hamamların, kervansarayların sahipleri olanlara da asil denildiği olmuştur. Ancak asalet ne makamla, ne parayla, ne şanla, ne de şöhretle ölçülebilecek bir halet değildir. O yüksek bir ruh seciyesiyle, insanın yaşadığı hayatın ser’encamı içinde sergileyeceği tavırla, duruşla ve ortaya koyacağı vakarla kendini gösteren bir ruh haletidir.
Yaşadığımız hayat ve bizden öncekilerin yaşadıkları hayat göstermiştir ki asalet, insanoğlunun inandığı dinin sahibi olan Cenabı Allah’a olan teslimiyeti ve yaşadığı hayatın merdivenlerinde karşılaştığı inişli çıkışlı hadiseler karşısındaki duruşu ile doğru orantılıdır.
Yükseldiği, meşhur yada zengin olduğu, makam, mevki, ün, şöhret sahibi olduğu zaman kendini kaybetmemesi, kazandığı ve içinde bulunduğu imkanlardan dolayı etrafına olan tavırlarının değişmemesi, şaşırıp şımarmaması ile etrafında oluşturduğu saygı çemberi içinde bulunan insanlara karşı gösterdiği güzel tavırlar gerçek asaleti yakalayan insanların özel hasletleridir.
Tıpkı güneşin balçıkla sıvanmadığı, çamura düşen altının değerinden hiçbir şey kaybetmediği gibi.
Elbette tekdüze bir hayat söz konusu değildir. İnsan ömrünün inişleri ve çıkışları vardır. Kimi zaman dibe vurur insan, kimi zaman da görebileceği en yüksek mertebelere çıkar. İşte inişte de, çıkışta da kendini kaybetmemesi onun ruhundaki asalet seciyesinin eseri olarak görünür. Hak ve hakikat yolundan ayrılmayan, her halükarda hakkı ve hakikati gözeten insan ne asil bir insandır.
Bunun yanında sabahül’leyli vennehar iyş ve işret meclislerinde, makamının kendisine verdiği rahatlıkla kendinden geçercesine eğlenen, içen ve masa başlarında, yolda, evinde yada arabasında sızıp kalan, bir müddet sonrada bu har vurup harman savurmanın neticesi olarak dibe vuran, bu sebeple de etrafına el açıp, dün yüzlerine bakmaktan imtina ettiği insanlardan yardım isteyen kral ünvanlı olsa, prens yada prenses olsa ne kıymeti vardır ki.
Bir zamanlar ülkelerinde büyük imkanlara sahip olan yöneticiler varlıklı oldukları dönemlerde giyimleri, bindikleri arabalar, oturdukları kaşaneler ve saraylarla isimleri anılırken asaletlerinden bahsedilir iken, ellerindekini kaybettikleri zaman düştükleri durum ve sergiledikleri tavırlarla asaletlerinden eserin kalmadığını göstermektedirler.
İran şahı Rıza Pehlevi, Mısır kralı Faruk’un annesi, çarlık Rusya’sında Bolşevik ihtilalinden sonra katledilen son Rus Çar’ının durumu bunlara bariz örneklerdir.
Ancak asil insanlara baktığımız zaman vakarlarından hiçbir şey kaybetmediklerini görüyoruz. Osmanlı hanedanının mensuplarını örnek olarak verebiliriz. Ülkeden sürüldükleri zaman dünyanın bir çok devletinden kendilerine teklifler getirilmiş, birlikte hareket edilerek Türkiye Cumhuriyetine karşı tavır alınması, saltanatın yeniden canlandırılması ve ayakta tutulması için imkanlar sağlayacaklarına dair sözler verilmiş olmasına rağmen hiç birisi dönüp bakmamıştır bile.
Sürgün edildikleri günlerde oturdukları saraydan kendilerine ait ne mücevher, ne ziynet eşyası, ne de para almadan sadece üzerlerindeki elbiselerle hatta kimileri gece kıyafetleri ile trenlere, gemilere bindirilip uzak diyarlara gönderilmişlerdir. Bugün batılı müsteşriklerin tespit ettikleri vahim ve acı bir durum vardır.
Tarihçi Zaroester diyor ki; “Eğer sürgüne gönderilen Osmanlı hanedanının mensupları oturdukları konakların sadece altın kapı tokmaklarını söküp yanlarında götürselerdi ömürleri boyunca ihya olabilecekleri bir servete sahip olabilirlerdi. Ancak son halife Abdülmecid efendi devletin kendisine verdiği maaşın yarısından çoğunu çalışmadığım günlere tekabül ediyor, hak etmediğim bir parayı alamam diyerek iade edecek kadar asil bir ruha sahipti. Oysa onu sürgüne gönderenler, onların çıktıkları saraylarda bulunan hazineleri leş yığınları üzerine üşüşen akbabalar, gözü dönmüş sırtlanlar gibi yağmaladılar. Sarayların duvarlarındaki perdelere varıncaya kadar söküp indirip çalanlar oldu” demektedir.
Güneşin oğlu unvanı ile Japonya’da imparatorluk ailesinin başı olan Hirohito, ABD ile yaptıkları savaşı kaybetmesinden sonra Mac Arthur anayasası ile sade vatandaşlığa geçirilmiştir. Şaşalı hayatından bir anda kiralık bir eve çıkan Japon imparatorluk ailesi tüm ihtiyaçlarını kendileri karşılayarak ve hiç kimseden herhangi bir şekilde bir şey istemeden vakarla yaşamışlardır. İşte asalet budur. Kendilerine teklif edilen nice teklifleri Japon milletinin menfaatine ters düşmektedir diye reddeden imparatorluk ailesi insanlık tarihinde tıpkı Osmanlı Hanedanı gibi asil yaşamaya ve asaleti tüm hayatları boyunca sergilemeye örnek gösterilecek ailelerdir.
Tabi ki yaşayan her insan için asalet duygusu önemli ve çok değerli bir duygudur. Asil insan yaşadığı hayatta karşılaştığı durum ne olursa olsun vakarından ve mertliğinden asla taviz vermez. İhtiyaç duyabileceği her şeyi sadece bir makamdan ister. O da kendisini yaratan ve her türlü nimeti ile donatan Rabbidir.
İşte bu yüzden her namazımızda “Yarabbi sen bizi kendi kapından başka kapıya muhtaç etme. Yüreğimizdeki imanı, imanımızdan kaynaklanan İslam vakarını alma. Düşman karşısında zillete düşürme, dostumuza da mahcup düşürme. Huzuruna ak bir yüz, açık bir alınla çıkmayı bizlere nasip eyle. Hesabını verebileceğimiz kadar mal ile bizi rızıklandır. Verdiğin malı da senin yolunda harcayacak, dağıtacak, infak edecek yüksek bir ruh seciyesi, asil bir hayat bahşet ki kurtulanlardan olalım” diye dua ederiz.
Makalemizi Ziya Paşa’nın Terkibi Bend’i ile bitirelim.

Pek rengine aldanma felek eski felektir
Zîrâ feleğin meşreb-i nâsâzı dönektir
Yâ bister-i kemhada ya vîrânede can ver
Çün bây ü gedâ hâke beraber girecektir
Allah’a sığın sahs-ı halimin gazabından
Zîrâ yumuşak huylu atın çiftesi pektir
Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm
Şirin dahi kasd etmesi cana gülerektir
Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma
Zer-dûz palan vursan eşek yine eşektir
Bed-mâye olan anlaşılır metiis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyize mihektir
Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir
Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir
Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz
Dîvânelerin hem-demi dîvâne gerektir
Afv ile mübeşşer midir ashâb-ı merâtib
Kânûn-ı ceza âcize mi has demektir
Milyonla çalan mesned-iizzetteser-efrâz
Bir kaç kuruşu mürtekibi n câyı kürektir
İman ile din akçadır erbâb-ı gınada
Nâmûs u hamiyyet sözü kaldı fukarada

Yazar Hakkında

Yusuf Duru

Yorum Yaz

Yorum Yazmak İçin Buraya Tıklayın

En Çok Okunan Yazılar

Kasım Sayımız Yayımlandı

Herald

11. sayımızda "Ölüm" dosyası ile karşınızdayız. İsmail Kılıçarslan ile yaptığımız söyleşi dilhanenize konuk oluyor.

Hemen Oku!