Pazar, Ekim 20, 2019
Dilhâne > Söyleşiler > Alim Akça ile “Beni Göremezsin”

Alim Akça ile “Beni Göremezsin”

Merhaba Alim Bey. “Beni Göremezsin” isimli romanınız Mevsimler Kitap’tan çıktı. Öncelikle hayırlı olsun. Kitabınızın anlatıcı karakteri insan dışında, metafizik bir varlık. Bu fikir nasıl oluştu?Merhabalar olsun efendim. Çok teşekkür ederim. Evet, kitapta Fehmi isimli bir cin, yazara gelip asırlarca önce yaşadığı sıra dışı olayları anlatıyor. Ben, anlatıcı sorunsalı üzerine epey düşünmüştüm. Fakat teorik tartışmaların ötesinde bir şey bu. Öyle hissettim, diyebilirim. Uzun arayışlar sonunda buraya varmıştım. Öyle ki bu hissettiğim şeyin ne olduğunu bilemeden kitapta epey ilerledikten sonra başa döndüm ve Fehmi’nin varlığını “tanıyarak” yeniden yazdım. His, ilham, dışavurum,,, ne derseniz deyin. Bilemiyorum, belki gerçekten bir cin gelip kitaptaki olayları bana ilham etmiştir(!)

Romanınızın konusu Sultan Süleyman döneminde geçiyor. Bu tercihin özellikli bir sebebi var mı?
“Şu Süleyman devri âşıkları ne büyük âşıklardır! Tıpkı Süleyman’ın kendi gibi, şairleri, âlimleri, vezirleri, askerleri gibi; halkı gibi uzun ömürlü, bahtı açık; fakat yürekleri yaralıdırlar. Mutlulukları mutluluk, kederleri kederdir. Bu devirde her şey çok büyüktür, güzeldir; her şey en kıymetli, en nadide hâliyledir… Pek güzel, pek âlâ! Ya akıbetleri?” deniliyor kitapta. Acının da sevincin de “büyük” olduğu bu hikâye, Sultan Süleyman devrinden başka bir zamanda yaşanmış olamazdı. Öyle olduğundan eminim. Dedim ya, cin öyle anlattı.

İhsan Efendi yaşı itibariyle genç ama olgunluğu oturmak üzere olan bir karakter. Kendi içinde gelgitler yaşıyor çoğu zaman. İhsan Efendi karakterinden okuyucularımız için bahseder misiniz?
İhsan Efendi sevgisiyle sınanan bir adam. Ailesini, hayallerini, hatta hırslarını aşk uğruna terk ediyor. Fakat aşkın sahibinin kim olduğunu anladığında hatalarını düzeltmek için artık çok geç kaldığını görüyor. Bugün şarkılar, filmler, kitaplar, reklamlar aşkın yüceltilmesi üzerine kurulu. Yüce olanı tanımayan modern insan, kendi yücelerini uyduruyor. İhsan Efendi ise aşkın, hatta evlat sevgisinin bile bir sınırı olduğunu gösteriyor bize.

Leylâ karakteri bizim için sevginin bencil yönünü gözler önüne seriyor. Peki, sizin için değerli olan sevmek midir, yoksa sevilmek midir?
Geleneğimiz, edebiyatımız, hatta sokağımız bile sevmenin daha değerli olduğunu söyler. “Beni Göremezsin”in birçok karakteri de sevmeye daha fazla değer veriyor. Mesela kabadayı Maktül, bir kerecik peçesiz gördüğü Leyla’ya âşık olur ama haddini bilir. Ondan bir beklenti içine girmez: Kırılmayınız, sizi kıskandığım için beni ayıplamayınız. Siz tabii öyle kibar adama gideceksiniz. İhsan Efendi, sırf Leyla’ya olan zafiyetinden kurtulmak için evlendiği ve yıllarca yüzünü güldürmeyen Zeliha için en sonunda, Üstünlük ondaydı, gerçek âşık oydu.” der. Yakup belki Müberra’ya hiç âşık olmamıştır. Ama onun beslediği aşkın cazibesine kendini kaptırır. Fakat Zümrüt’ü tanıdığında sevmenin üstünlüğünü anlar… Allah, Er-Rahmân’dır. Mü’min-kâfir, hayırlı-günahkâr ayırt etmeksizin herkese nimetler verir. Fakat iş, kulun onu sevmesindedir. Ancak böylece Er-Rahîm’in rahmetine ulaşılabilir.

Bu dünya bizim için imtihanlarla örülmüş bir dünya. Yakup karakteri de büyük bir imtihana tabi tutuluyor. Etrafımızda da tıpkı Yakup’un imtihanı gibi imtihanlarla sınanan insanlar var. İnsan yitirdiğini bulunca mı bazı şeylerin kıymetini anlıyor? İmtihanlar neticesinde bulunanın yitirilenden daha kıymetli olması, imtihan sırrına nasıl bir anlam yükler sizce?
Büyük acılar yaşayanların mı, yoksa nimet içinde olanların mı imtihanı daha zordur, bilinmez. Çağımızın problemi, hiçbir problemi yokken bunalım içinde olmak. Ama dert sahibi insanların nasıl azmettiklerine, çırpındıklarına şahit oluyoruz. Onların daha iyi durumda olduğunu görüyoruz… İnsan yitirdiğini bulunca değil ararken mutlu olur. Mükemmel olmamız, sonsuz bir mutluluğa ulaşmamız bu dünyada mümkün değil. O yüzden büyüklerimiz, adına seyr-i sülûk dedikleri yolculuğu esas almışlardır. Anlamı bu, arıyor olmak.

Kitabınızda sık sık Kur’an-ı Kerim kıssalarına, peygamber hayatlarına göndermeler var. Kıssaların sizin için taşıdığı anlamı okuyucularımız adına öğrenmek isteriz.
Bir genç düşünün; maceracı, kavgacı, âşık… Kendi kendini ele vermek pahasına da olsa bu sevdiği şeylerden bahsetmek ister. Uçurumdan düşmeye ramak kaldığını, bir belayı nasıl atlattığını itiraf etmekten kendini alamaz. Sevgilinin kollarına gümüş bilezikler düşünür. Dostlar buldukça onlara kalın kaşlarını över (ACZ). Ben de kıssa dinlemekten, kıssa anlatmaktan hoşlanıyorum. Düşünsenize, Allah bize kitabında “anı”lar anlatıyor! Kıymetli bir söz varsa bunun Kur’an-ı Kerim veya hadis-i şerif olduğunu, dünyanın peygamberler tarihinden ibaret bulunduğunu biliyorum. Ancak bunları anlatırsam konuşmaya değer.

“Beni Göremezsin” gibi farklı bir kurguyla okuyucularınızla buluşması planlanan başka çalışmalarınız var mı?
“Beni Göremezsin”in devamını yazıyorum. Yine, bilgisayarımda elden geçirilip yayımlanmayı bekleyen iki romanım var. Çocuklar için bir hikâyeler serisi üzerinde çalışıyorum. Sonra dergilerde kalmış ve toparlanmayı bekleyen hikâyeler var… “Farklı bir kurgu” hepsinin ortak noktası.

Dilhâne’nizde yer edinmiş bir menkıbeyi okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Menkıbe, din büyüklerine abartılmış, olağanüstü özellikler yükleme anlamına gelmiştir sonradan. Fakat ben menkıbenin çıkış noktası olan hadislerden bir misal vermek isterim. Akıllarına takılanı hiç gurur yapmadan soran, zina etmek istediğini bile gelip Peygamberimize söyleyebilen sahabenin hayatını önemsiyorum. “Riyazü’s-Sâlihîn”de geçen şu hadis; insanın acizliklerini, umutlarını, sevincini ortaya koyması bakımından çok güzel:

Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ve sahabeleri Tebük Gazvesi’ne katılacaklardır. Ka’b ibn Mâlik, “Ne zaman olsa hazırlanırım…” diye düşünmektedir. Günler böyle geçer. Sonunda Ka’b ibn Mâlik, hareket eden orduya yetişemez.

Savaştan sonra Rasûlullah’ın Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiği zaman, söyleyeceği yalanı düşünmeye başlar. Savaşa katılmayanlar Peygamberimizin huzuruna gelerek cihada katılmama sebeplerini anlatırlar. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) onların mazeretlerini kabul eder. Ka’b ibn Mâlik, sıra kendisine gelip selam verdiğinde, Efendimiz bir dargın kimse gibi gülümser.  Ona “Niçin savaştan geri kaldın, diye sorar. Ka’b ibn Mâlik, “Şayet doğrusunu söylersem bana kızacaksın ama ben doğruyu söyleyerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özürüm yoktu.” diye itirafta bulunur. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Senin hakkında Allah hüküm verene kadar bekle.” buyurur.

Rasûlullah, Ka’b ibn Mâlik ile beraber savaşa katılmayan iki kişi ile konuşulmasını yasaklar. Bunun üzerine insanlar onlardan uzaklaşırlar. Ka’b ibn Mâlik, kimse kendisiyle konuşmadığı hâlde Mescid-i Nebevi’ye gitmektedir. Namaz bittikten sonra Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) yerinde otururken yanına gelir kendisine selam verir. Kendi kendine “Acaba selamımı alırken dudaklarını kımıldattı mı, kımıldatmadı mı?” diye düşünür. Sonra O’na yakın bir yerde namaz kılar ve namaz içinde fark ettirmeden kendisine bakar…

Bu üç kişiyle konuşulması yasaklandığının ellinci günü müjde gelir. Allah Teâlâ onların tevbelerini kabul etmiştir.

Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

İlginiz için ben teşekkür ederim.

5 thoughts on “Alim Akça ile “Beni Göremezsin”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir