2019’da Üstâd Necip Fazıl İle Röportaj

2019’da Üstâd Necip Fazıl İle Röportaj

Müthiş bir gün, Üsküdar’dayız. Günlerden Pazartesi. Sendromsuz. Hava hafiften güneşli fakat güneşin batmaya yakın saatlerine doğru ilerlemekteyiz. Denizden hafifçe bir meltem esiyor. Üstâdın omuzlarında kırmızıya yakın renkte kareli bir battaniye… Elinde sigarası; filtresiz Yenice. Dumanlarının arasından zor seçilen bir yüz, bana doğru bakıyor. Mübarek, öyle güzel içiyor ki, insanın sigaraya başlayası geliyor. Arka fonda kendi sesinden dinlediğimiz 33’lük şiir plağı… Arada şakalaşıyoruz, şurayı daha güzel okusaymışım diyor. Sigarasının son dumanını çekip, -tek kaşı kalkık vaziyette- bana bakarak “yoksa sende kafası yaralılardan mısın?” diye soruyor.  Gülüyoruz…

Fakat bu ne güzel doğmaktır üstâdım… diyerek konuya giriş yapmak istiyorum. Sahiden bu ne güzel doğmaktır?
26 Mayıs 1904/1320 Çemberlitaş’ta, Sultanahmed’e doğru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konakta doğmuşum.

Sizi hayatınızın bir evresinden beri tanıyoruz. Peki ya çocukken Necip Fazıl?

O kadar cılız ve çelimsizmişim ki, halime bakanlar: “Yaşamaz bu çocuk!” demişler.Bir gün Sarıyer’deki köşkün üst katında, beşikten yuvarlandığımı ve en önde büyük babam,bütün ev halkının telâşla pat pat, merdivenlere koştuğunu hatırlıyorum.

-Başka bir vakit de-

Köşkün arkasında, bahçe tarafında, çamaşırlık gibi bir yer vardı. Rafında da, bir tabak içinde beyaz bir madde. Duvara dayalı merdivenden çıkıp kaymak sandığım o maddeden yemeğe başladım. Meğer kireç kaymağı değil miymiş?.. Yine bütün köşk birbirine girmişti.

-Bir keresinde de-

Galiba İstanbul’a gelen ilk otomobillerden birini babam satın almıştı. Bahçede otomobilin tekerlekleri, takozlarla hafifçe havaya kaldırılmıştı.

Muayene mi, tamir mi bir şeyler yapıyorlardı. Gizlice arabanın altına girip âletlerini kurcalamaya başlamıştım. Üç dört yaşında var mıydım, yok muydum, bilmem! O sırada motoru işlettiler. Tekerleğin pul pul demirli lâstiği başıma çarptı ve derin bir yara açtı. Kanlar içinde yere serildim. 60 küsur yıllık yaranın izini, sağ kaşımın üstünde, alnımın sağ yanında taşıyorum. Yara izi alnımda, fakat o günler nerede?..

“Ümidim yılların seline düştü
Saçının en titrek teline düştü
Kuru yaprak gibi eline düştü
İstersen rüzgara salıver gitsin…”

Gönüllerimize dokunan nice şiirlerinizle kavuşmamız, sizi tanımamız nasıl oldu bunu bir de sizden dinleyelim.

Bahriye Mektebi… Şiire orada başladım. Bizden hayatımızın en çarpıcı vak’asına dair birer vazife isteyen edebiyat muallimine <<Büyükbabamın ölümü>> isimli bir nesir verdim, onun taşkın takdirlerini kazandım; ve sonra şiire başladım. Hocalarım Aksekili Ahmed Hamdi Efendi, Yahya Kemal, Hamdullah Suphi bir de İbrahim Aşkî Bey… Bana derdi ki: ”Gel, işte yeşillik, işte otlak. Dört ayağını dayamışsın, gelmem diyorsun!”

Mektepte lâkabım şairdir, bir de koca kafa… Küçük yaşlarda da kafam buydu; vücudum sonradan ona yetişti. Şair aşağı, şair yukarı!.. Benden birkaç sınıf ileri olan Nâzım Hikmet de şair…

Ama lâkapsız…. Heveskâr şiirleri yazıyor. Bir gün Yakup Kadri’yi görmek için,  İkdam gazetesine gittim. Odasının kapısına vurdum. Gür ve tok bir ses «giriniz» dedi. Girdim ve elimdeki defteri masasına bırakarak: -Ben, dedim; Felsefe talebesiyim. Şiir yazıyorum. Takdir ettiğim ender kalemlerden biri olduğunuz için şiirlerimi size getirdim. Beğenecek olursanız neşirlerine lütfen delâlet edersiniz. Ve tek kelime beklemeden ve eklemeden çıkıp gittim. Bir iki hafta geçti, geçmedi; kafamda bir bomba!!! 17 yaşındaki çocuğun şiirleri en genci 35 – 40 yaşındaki üstadların yazıları arasında yayınlanmaya başlamaz mı?.. Mecmuaya bakan, Fevzi Lûtfi Karaosmanoğlu… Mecmuanın etrafında Yakup Kadri, Ahmet Hâşim, Yahya Kemâl, Halide Edip, Refik Halit, Ahmet Refik, Köprülüzâde Fuat ve benzerleri… «Yeni Mecmua»nın bu Ziya Gökalp’ten sonraki devresinde, fikir yazılarını, daha ziyade Darülfünun hocaları yazıyor ve ilk hamlede oraya kabul edilmek bir muvaffakiyet sanılıyor. Güya tasavvufî bir hava tütüyor ilk şiirlerimden. Çilesini çekmeye henüz  12-13 yıl uzak olduğum dâvanın, bütün inceliklere uzak bir heveskârıyım.

“O’nu tanıdıktan sonra” diye bir ayrım var hayatınızda. Peki o’nu tanımadan önce, o yolun çıkmaz sokak olduğunu nasıl anladınız?

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum…

-Muhterem, derin bir nefes alıp, yakıyor yeniden sigarasını-

Maddenin mahpus olduğu kaba bir dört köşe içinde, bir takım eşya ve hâdiseleri düzenleyip, Allah’a var diyenlerle, yine bir takım eşya ve hâdiseleri düzenleyip  Allah’a yok diyenlere nispet, ruhumda beşeri kanunların tezgâhı o türlü devrildi ki, bu devrilişin altından yalnız, mutlak hakikat doğrulabilirdi.

Her şeyi o türlü kaybettim ki, Allah’ı kazandım.

-Pek tabii bunda, bana;

“Ben ki, denizdim,
Dağbaşı bendim.
Şimdi sen oldun,
Âleme
pendim.

Benim efendim!” mısralarını yazdıran, Abdulhâkim Arvâsî Hz. ile tanışmamında rolü büyük.

Müthiş bir tasvir üstâdım. Bizler her kaybedişimizde yeniden ona rastlamasak nasıl çıkardık aydınlığa değil mi?.. Size duyduğumuz muhabbetten, sevgiden ve -özlemden- şereflendiğimiz gibi, sizinde hayranı olduğunuz şairler yahut kişiler var mı?

 Eski edebiyatın şu an mümesilleri ortadadır. Fuzûli, Bâki, Şeyh Gâlip …hayranım denilebilir. Ama hayranlıkta meri irade kaybı da vardır. O kadar beni bağlamışsa bilmem. Büyük mikyasta (ölçü) hayran olduğum Shakespeare’i severim, onun yaralı bir kafası vardır.

Tıpkı benim gibi değil mi?

Gülüyoruz.

Peki, şair arkadaşlarınız yahut sizin tesiriniz altında yetişen şairlerimiz arasında başarılı bulduğunuz isimler kimlerdir?

 Kutsi ve Ahmet Hamdi Tanpınar bizim neslimiz demektir ve bu hececilerden sonra gelen nesildir. Hececiler benim için Ziya Gökalp’in ilk devşirmeleridir. Entelektüel olarak fikri açıdan Hamdi epey ileridedir. Kutsi’nin ise kelimelerin gizli ahengini sezen mistiği var.

Ahmet Hamdi’yi daha düşünen adam kabul ederim, Kutsi biraz dışıyla yaşayan bir adamdı, içini de belli etmezdi.Kutsi’nin bu dış yüzden işçilik sanatını o kadar beğeniyorum ki…

 

Eğer haddimi aşmayacak olursam, gönlünüz ilk kez sevdaya nasıl düştü merak ederim, müsaadenizle…

 -11 yaşımda- Heybeliada’da küçük bir kira evine taşındık. O sırada, komşularımızdan birinin kızını sevdim, yahut sevdiğimi sandım. Bir gece mehtapta çamlara çıkıp kızı düşünürken, kalbimin yanında ayrı bir kalbin vurduğunu duydum; amma tam bir fizik ihsas halinde duydum ve kendi kendime mırıldandım:

 -Demek ki, aşk buymuş!..

Nihayet yoluma, çile ortağım, Neslihan çıktı. Bana nur topu gibi beş çocuk hediye eden sevgili zevcem…

Bir dönem Avrupa’da bulunmuş biri olarak size suâlim; Avrupalılaşmak nedir? Yahut Avrupalılaşmalı mıyız?

 Bugün Avrupalıda biz, hala Avrupalıyı anlamış değiliz. Bir gün bu Avrupalılık davasını çok iyi bilen bir Frenk, bana; “Sen -utanıyorum söylerken- en ileri kulvarda bir Avrupalısın” demişti. Bir büyük abeslerin katarı içindeyiz. Şu Japonları alır mısınız bir tarafa,çok büyük realite o. Bugün bütün Avrupalıya rakip bir şekilde, bir şey kuruluyor, bir müspet ilimler tezgahı kuruyor. Fakat evine potininizi (ayakkabı) çıkarmadan giremiyorsunuz. Ve dünyanın en geri, en olmaz şeyi olan alfabesini muhafaza ediyor. Bu ne iş, bu? Yani bu misalleri görememek, anlayamamak ne iş? Valla döndü dolaştı bu iş şuraya geliyor, size burkuk gelebilir sözüm: “Bir şeyi teklif hakkı, o şeye mensup olanlara mahsustur.”

Efendim; bizim şu dönemde, bizi bu rüyâdan uyandırıp damarlarımızdaki kanı harekete geçirecek , hakiki dâvâ ruhuyla yeniden daha bir aşkla mücadele etmeye sevk edecek bir tokata ihtiyacımız var. Son olarak, buradan 21.yüzyıl gençlerine ne söylemek istersiniz?

Genç adam, yolumu adım adım bilirsin,
Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!

-Şaka şaka- Yine gülüyoruz. Ardından tok bir sesle sözlerine devam ediyor…

Kim var! ” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “ben varım! ” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur! ” duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik…

…Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiç birini beğenmeyen, onlara “siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!” diyecek ve gerçek müslümanlığın “ne idüğü”nü ve “nasıl”ını gösterecek bir gençlik…

Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım. Genç adam! bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey
kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..

Allah’ın selâmı üzerinize olsun…

Sonra ne mi oldu? Uyandım. Devamı başka rüyalara…

Beğen  2
Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir